

bir destandır çanakkale... tarihin bir daha göremeyeceği emsalsiz bir destan. koca bir çınar devrilirken yazılan...
çanakkale aşktır... imandır çanakkale... bitmiş, tükenmiş bir imparatorluğun küllerinden alevlenen devasa bir yanardağdır o...
dilerseniz sevgili dostlarım, biraz tarihin labirentlerine inerek kısa bir gezinti yapalım... ki, sözlerimiz havada kalmasın.
1911-1912 yıllarıdır. balkan savaşları yaşamış ve kaybetmişizdir. gururumuz incinmiştir. ve aslında balkan savaşlarının bu acı mağlubiyeti çanakkale ruhunun nirengi noktasını, manivela gücünü oluşturmuştur. asırlarca cihana nizamat veren bir ordu, daha devlet bile olamamış Osmanlı eyaletlerinin bir araya gelmesiyle mağlup edilmiştir. Tabi bu gerek Osmanlı kamuoyunda - halk üzerinde gerekse askerlerimiz üzerinde çok önemli bir darbe tesiri yaptı. Sarstı ve kendine getirdi. Bir yerde şerden hayır çıkmış oldu. Balkan bozgununun ezikliği ve üzüntüsü içerisindeki Osmanlı ordusu bundan bir çıkış yolu aradı. Bunu bir haysiyetsizlik, şerefsizlik ve Osmanlıya yakışmayan bir zillet olarak değerlendirdi. Ve hakikaten Çanakkale bunun düzeltilmesi ve bu bozgunun zafere dönüştürülmesi hareketi oldu. Hatta Çanakkale savaşında yaralanan bir subayımız, oluk gibi kan kaybetmeye başladığında, askeri doktor yarasını sarmaya uğraşırken razı olmaz, aynen şu kelimeleri söyler:
Ko aksın! Balkan hezimetini, rezilliğini ancak bu temizler. Ordu öyle bir iman şahlanması içine girer ki, mutlaka bu hezimetin ve bozgunun hesabı verilmeli, düzeltilmeli, Osmanlı kendisine yaraşanı yapmalı, derler. Osmanlı bir yerde bütün manevi dinamiklerini harekete geçirir. Bu yabancı subayların da gündeme getirdiği bir konudur. Bir ingilizin güzel bir tespiti var. Çanakkale için Kuğunun son ötüşü diyor. Kuğular en güzel ötüşlerini sondan bir öncekinde yaparlarmış. Yani ölmeden önce en güzel ötüşlerini yapar öyle ölürlermiş. Osmanlıyı da nazlı bir kuğuya benzetiyor ve kuğunun son ötüşüydü diyor. Gerçekten de Çanakkale bütün dünya tarihine ibret, örnek, ve insan hakları dersi veren muhteşem bir zafer olmuştur. Ama balkan savaşında yenilen ordu yok orda. Zaten balkan savaşlarındaki bozguna bakarak düşmanlar cesaretlenmişler. Bulgarın, Yunanın, Karadağlının önünde bozguna uğrayan bu ordunun, dünya devleri olan, İngilizler, Fransızlar ve dünyanın o günün şartlarında en muhteşem donanmasına sahip ülkeleri karşısında durması mümkün değildir. Çok kısa sürede Çanakkale geçilip İstanbula ulaşılacak ve Osmanlı İmparatorluğu sona erecektir. Çanakkaleye saldıran ülkelerin iştahını kabartan bu tablodur. Ama Çanakkaleye gelince o orduyla bu ordunun farklı olduğunu hemen anlamışlardır. Çünkü Osmanlı ordusu Balkan bozgununun zilletini, izzete çevirmek için yemin etmiş ve imanını şahlandırarak muhteşem bir zafer kazanmıştır. Bunlara bakınca insanın iyi ki balkan bozgunu olmuş diyesi geliyor. Çünkü şerden hayır çıkmıştır.
Çanakkale, kurtuluş savaşımızın zeminini hazırlayan bir önsöz gibidir. Kurtuluş savaşındaki ümidimiz, heyecanımız orada başlamıştır. Kurtuluş savaşında biz Yunanistana karşı zafer kazanırız diyebilmemiz, Çanakkaleden aldığımız ilhama ve güce bağlıdır. Bunun yanında en rütbelisinden erine kadar kurtuluş savaşını yapanlar Çanakkalede savaşanlardır. O kadro kurtuluş savaşını yapmıştır. Daha önemlisi Çanakkalede biz kazanamasaydık, İstanbul düşseydi, zaten bir kurtuluş savaşı yapma imkanı elimizden çıkacaktı. Bütün bunların yanında faydası sadece bizimle de sınırlı kalmadı. Çanakkale zaferinin bütün dünyaya yansıması vardır. Bütün dünya tarihini değiştirmiştir. Savaş iki yıl uzadı. Savaşın iki yıl uzaması, İngiliz, Fransız kamuoyunda savaşa karşı bir tepki meydana getirdi. Milyarlarla ifade edilen savaş masraflarının ortaya çıkması, düşmanların bütçelerinin iflas etmesine neden oldu. Tabii çok asker kaybı da verdiler. Dolaysıyla kurtuluş savaşını biz sadece Yunanlılara karşı yaptık. Aksi halde Çanakkaleyi kaybetseydik, yıpranmamış İngiliz ve Fransızlar gelecek ve kurtuluş savaşını onlara karşı yapmak zorunda kalacaktık. Yani kurtuluş savaşındaki başarıyı yine Çanakkaleye borçluyuz.
Bunun yanında Çanakkale sadece bizim başarımızı sağlamadı. Dünyadaki bütün Müslüman ülkelere güç verdi. Çünkü o güne kadar Müslüman ülkelerin çoğu İngiliz ve Fransız sömürgesi altındaydı. Hindistan dahil olmak üzere Afrikadaki sömürge ülkeleri ve diğer İslam ülkeleri Çanakkale zaferine çok sevindiler. Hasta adam denilen Osmanlı Çanakkalede yenilmedi. Öyleyse bizler de direnirsek, savaşırsak istiklalimizi kazanırız dediler. Pakistanda, Endonezyada ve bir çok İslam ülkesinde istiklal ateşini Çanakkale alevlendirmiştir. Günlerce Çanakkaleye sevinmişler, şenlikler yapmışlardır. Diğer taraftan dünya tarihinde bir çok olay Çanakkaleyle bağlantılıdır. Rus çarlığının yıkılması ve parçalanması yine Çanakkale sebebiyle olmuştur. İngiliz siyasetinin değişmesi ve altüst olması da Çanakkale savaşından sonra olmuştur. İngiliz siyasetinden Churchillin çeyrek asırlık dışlanması yine Çanakkale savaşı sebebiyledir.
Asıl önemlisi Çanakkale olmasaydı, kurtuluş savaşı olmazdı. Kurtuluş savaşı olmasaydı herhalde Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Yani bugünkü sınırlarımız içinde bağımsız bir devlet olmamız mümkün olmazdı.
Çanakkale hala bugün bize bir heyecan ve kimlik veriyor. Kimlik ve kişiliğimizde rikkatli bir duruşumuz varsa, ya da duruşu olan hala varsa yine ilhamını Çanakkaleden alıyorlar. Hep şunu söylüyorum: Maddede ve manada canlanmanın dirilmenin yolu bir Çanakkale ruhuyla yeniden kendimize gelmekte yatıyor. Bugün biz bunu kullanamıyoruz. Bu dersi bir Japondan aldığımız için de mahcubum. Bildiğiniz gibi Japon eğitimciler biz hızımızı, heyecanımızı Nagazaki ve Hiroşimadan aldık diyorlar. Keşke bizim de bir Nagazaki ve Hiroşimamız olsaydı diyen eğitimcimize de müthiş susturucu ilzam edici cevabı yine onlar veriyorlar. Sizin yüz Hiroşima değerinde bir yeriniz var, orası Çanakkale diyorlar. Nasıl biz Nagazaki ve Hiroşimayı çocuklarımıza anlattığımızda Japon olmaktan başka yol bulamıyorlarsa, siz de Çanakkaleyi öyle bir anlatın ki sizin çocuklarınız da Müslüman ve Türk olmaktan başka yol bulamasınlar.
bugün evlatlarımız içki, sigara ve uyuşturucu batağında adeta debelenirken onlara kurtuluşun bir reçetesi olarak, bir umut ve bir çıkış noktası olarak çanakkale önümüzde duruyor.
İnsanlar bu hakiki hayatın dışında, yalancı sahte bir hayat arıyorlar. Dolayısıyla ayaklarını yere bastırmak, kimlik ve kişilikleriyle birlikte kendilerine getirmek, özlerine döndürmek için bir nirengi noktasına, bir dayanağa, bir tutanağa ihtiyacımız var. Bu Çanakkale değil de neresidir? Çünkü Çanakkalede çok önemli sırlar var. Mehmetçiğin kan ve kin deryasında bile kendini yitirmediği, insanlığını unutmadığı, Müslümanlığını hep önde tuttuğu bir yer. O kadar dar bir alanda, metrekareye altı bin merminin düştüğü bir ortamda, böyle bir anda mehmetçik insan olarak kalabiliyor. Bu bütün dünya insanlarını şaşırtmış ve düşmanlarımızı hayrete düşürmüştür. İngiliz başbakanı diyor ki; Biz alicenap İngilizler bile, nevrimiz döner, kendimizi kaybeder vahşileşirken, savaş hukuku diye bir şey tanımazken, bu Osmanlı hala nasıl bu ateşin ortasında insan olarak kalabiliyor? Nasıl esirlerimize, misafir muamelesi yapabiliyor?
İşte bu gün bize lazım olan bu. İslamı terör, bütün Müslümanları da neredeyse terörist damgasıyla damgaladıkları bu gün bizim ihtiyacımız olan bu. Bu dünyada çıkış noktamız Çanakkale. Önce kendi çocuklarımıza anlatmalıyız; Bizim dedelerimiz, kanın, kinin ortasında insan kaldılar. Yüreklerini düşmana bile açabildiler. Bu gün biz yüreklerimizi birbirimize bile açamıyoruz. Acı bir gerçek. O yürekler kapandığı için, çareyi uyuşturmakta buluyorlar. Açılmayan yürek kapılarının acılarına dayanamaz hale gelince, içkiyle, sigarayla, uyuşturucuyla susturmak istiyorlar. Biz diyoruz ki yürek kapıları fıtratına uygun olarak açılacaksa, yeni bir Çanakkale ruhu gerekli. Bu gün eşini sevemeyen, çocuklarını kucaklayamayan insanlara karşılık, bu insanların dedeleri, 90 sene önce aynı yüreği düşmanlarına açtılar. Ve onları hayret ve dehşete düşürdüler.
Malumunuz Türk tarafına zehirli gaz atalım teklifleri ortaya atılır. Ancak Türk tarafından esen rüzgar nedeniyle bundan vazgeçerler. Çünkü tabiat ve hava şartları Türklerin zehirli gaz kullanmasına uygundur. Bu zehirli gaz bombası atma fikrinin Türkler tarafından öğrenilmesi nedeniyle korkuya kapılırlar ve Türkler tarafından zehirli gaz atılması ihtimaline karşı askerlerine gaz maskesi dağıtırlar. Bunu en önde savaşan Anzaklar reddeder ve şöyle derler: Karşımızda asil ve mert bir düşman var. Böyle alçak bir silaha tenezzül edeceklerini tahmin etmiyoruz. Boşuna bu ağırlığı taşımayalım. Düşmana bunu söyleten davranış tarzı, nasıl bir davranış tarzıdır? Hem de kanın kinin ortasında. Düşman bizim esirlerimizi benzin döküp yakacak kadar vahşileşmişken. Nasıl oluyor da bu taraf hala kendini kaybetmemiş, hala dengede ve insan olarak kalabilmiş. İşte bu sırrın çok canlı örnekleri var. İşte bu örnekler 93 yıl öncesinde kalmasın, eğitimimize girsin. Eğitimi bu ruhla verelim, çocuklarımız birbirlerine yürek açmayı öğrensinler. Hatta bizi sevmeyenlere de böyle bir gönülle kucak açmayı becerebilsinler.
Çanakkale can kaygısının önüne kulluk kaygısının geçtiği bir yer. Bunun sayısız örnekleri var. Bunları okuduğu zaman bilinçli olarak olmasa bile, gönül yolundan bu insanları öyle derinden etkiliyor ve sarsıyor ki ayrıca anlatmanıza gerek kalmıyor. Onun için Çanakkalenin açılımı, gençlerimize, insanlarımıza verdiği şuur bizim hiç ummadığımız şekillerde, ummadığımız konularda gelişiyor. Bunları görünce demek ki biz soyut olarak ibadet anlatırken, inanç anlatırken, farz var, ayet var dememiz yeterli değil. Bunu yaşayan insanların, bunu en zorda hem de muhabbetle, hem de savaşın imkansızlıkları içinde, yüzleri gönüllerindeki imanla tebessüm etmiş insanların şahıslarında anlatmamız gerekiyor. O günün zor şartları altında teravih kılmaya gayret eden o dedenin torunlarına, o ruhu verebilirsek, o torun ayaklarını uzatarak teravih geçiremez. O dedenin ruhundan bir kıvılcım gönlüne verebilsek gençlerimize, başka bir şey yapmamıza gerek bile yok. Dolayısıyla din eğitimi, insanlık eğitimi, fazilet eğitimi dediğimizde hepsine Çanakkaleden bir kıvılcım bir ruh koymamız gerekiyor. Benim geldiğim netice bütün bunlar bir bilgi konusu değil. Bilgi eksiği bizim ülkemizde çok az. Ama bildiklerini yapmamın azmi, kararlılığı ve heyecanı eksik. İşte o heyecanı Çanakkale en üst düzeyde veriyor. Bunun sayısız misalleri vardır. Bir Alman hemşire anlatıyor. Birinci dünya savaşında bir çok cephede görev yaptım. Kucağımda bir çok asker öldü. Bir çok milletten, inançtan insanların ölümüne şahit oldum. Bunların dillerinde ölürken hep anne vardı. Ama Çanakkaleye geldim durum değişti. Bu insanların dilinde iki isim var. ALLAH, Muhammed bunlar başka bir şey bilmiyorlar. Çanakkale bu ruh halinin bereketiyle olmuştur. Çanakkalenin örtülü güzelliği burada, yani ALLAH ve Muhammed ruhunda gizlidir.
O gün Çanakkaleyi geçemeyenler sırrını araştırdılar. Ve müslümana dışardan saldırmanın kendilerini asla zafere götüremeyeceğini anladılar. Ancak içerden saldırılarla sonuç alacaklarını gördüler. İçerde bizi sağlam tutanın da aile yapımız olduğunu gördüler. O gün Çanakkaleyi geçemeyenler bugün ailemizi geçmek istiyorlar. ALLAH korusun, ailemiz onların inançsızlıklarının, yalan yanlış felsefelerinin kirli ayakları altında kalırsa, bizim ikinci bir Çanakkale ve kurtuluş savaşı yapma imkanımız da kalmaz. Çünkü Mehmetçiği yetiştiren ortamdır aile yuvası. Aile gittiğinde geriye maddi, manevi pek bir şeyimiz kalmaz. Onun için bu gün ailemizin üstünden silindir gibi geçmek istiyorlar. Çanakkaledeki maddi topların çok daha ağırlarını ailemize yöneltmiş, gece gündüz ardı ardına patlatıyorlar. İşin garibi ve acı olanı şu ki, o topları biz kendi paramızla alıp evimizin de baş köşesine kuruyoruz. Haydi ateşle diye, tetiği de bize çektiriyorlar.
Onun için bizim bu konuda çok uyanık olmamız gerekiyor. Bilelim ki aile son kale, o geçildiğinde bütün kalelerimiz geçilmiş olur. O zaman Çanakkaleye de yazık etmiş oluruz. Çünkü Çanakkale ruhu ailede oluşup, pekişiyor. İstediğimiz kıvamda olmasa bile orda yaşatılıyor ve ruhlara nakşediliyor. Ailelerimizin baş kumandanları da şefkat kahramanları olan annelerimizdir. Dikkatlerimizi özellikle anneler üzerine yöneltmemiz gerekiyor. Çanakkaledeki kahramanların anneleri gibi anneler yetiştirmek en büyük ihtiyacımız bugün. Sürekli anneliğin ne kadar yüce, ne kadar kutsal, ne kadar ulaşılmaz bir makam ve mevki olduğunu hatırlatmamız gerekiyor.
Rabbim bu asil milletten, onun evlatlarından çanakkale ruhunu hiçbir zaman eksik etmesin. Amin.
Savaşın sonuna doğru yokluk, kıtlık son haddini buluyor. Mehmetçikte ekmek derdi başlıyor. Arpa, yulaf, süpürge tohumu katarak ancak el kadar küçük ekmek yapıyorlar. Mehmetçiğin ondan da bir şikayeti yok. İşte böyle bir günde mutfak görevlisi Mehmetçikler o taze ekmekleri esir düşman subaylarına veriyorlar. Kendileri bayat ekmekleri yiyorlar. Adamlar şüphelenip yemiyorlar. Erler gelip lisan bilen yüzbaşıya diyorlar ki: Kumandanım, bunlara taze ekmek verdik, yemiyorlar. Neden yemiyorlar bir bak. Bayılıyorum bu duyguya. Daha dün kendisine kurşun atan insanlara taze ekmeği veriyor, kendisi bayat ekmek yiyor. Bu nasıl bir duygu derinliği? Yüzbaşı soruyor; oğlum niye böyle yaptınız? Hepsinin verdiği cevap aynı. Kumandanım, biz köylük yerden geldik. Köy çocuklarıyız. Bayat ekmek yemeğe alışkınız. Velakin bu herifler muhallebi çocukları, bayat ekmek yemeğe alışmamışlar. Madem besliyoruz, taze ekmeği verelim de adam gibi karınlarını doyursunlar dedik. Açıklama bu. Bu savaş ortamında yazılmış bir sevgi destanıdır. Kumandan bunu tercüme ediyor ve ekmek temizdir, afiyetle yeyin diyor ama, düşman subayları yine yemiyorlar. Sevgisiz bir medeniyetin insanları oldukları için bunu anlayamıyorlar. En sonunda askerler ekmeklerin ucundan birer parça yeyince yemeğe razı oluyorlar. Aslında bu milletin ruhu hala budur. Bu ölmedi ama bunu geliştirmemiz sağlamlaştırmamız lazım.
Mehmetçiğin bacağı bir top mermisinin şarapnel parçasıyla parçalanmış. Oluk gibi kan akıyor. Bir sedyeye koyup bir kenara taşıyorlar. Askeri doktor bakıyor, oğlum buna yapacağımız bir şey yok. Elimizde sınırlı imkanlar var. Bir şey yapamayız. diyor. Diğer askerlere şöyle bir serin ağacın altına götürün de son anında kendisine bir teselli verin diyor. Askerler ne teselli versinler. Bütün maddi şeyler bitmiş. Şöyle diyorlar; Mustafa Çavuş ne mutlu sana. Bak şehit oluyorsun. Şehitlerin duası makbul olur. Bize de dua et! Biz de şehit olalım! Onlar böyle konuşurken, içlerinden biri bakıyor, sargı yerine yeni ekmekler gelmiş. Koşuyor hemen bir ekmek alıp geliyor. O kanlı elbiseleriyle sedyede yatan Mustafa Çavuşa bir dilim uzatıyor. Mustafa Çavuş! Bak taze ekmek geldi. Bir dilim ye! Ölmek üzere olan insana ekmek verilir mi ama yapacak başka bir şey de yok. Bir dilim uzatıyor. Mustafa Çavuş alıyor, ağzına getiriyor öyle duruyor. O kahraman ki, kaç zamandır belki hiç ekmek yememiş. Al kardaş, yemeyeceğim diyor. Israr ediyorlar konuşmuyor. O kahramanlar ki çok ısrar etmeden de konuşmazlar. Israr üzerine şu muhteşem açıklamayı yapıyor.
Gördüğünüz gibi ben ölmek üzere olan birisiyim. Ekmeği ben yersem, ekmeğin bana vereceği kuvvet benimle beraber boşa gider. İsraf olur. Sen bunu sağlam bir askere ver de, ona kuvvet olsun. Düşmanla iyi çarpışsın! sevgili sdn dostları, sohbetimizi burada tamamlarken, sizlerden bu kahraman ve aziz vatan evlatlarının muazzez ve mübarek ruhları için bir fatiha okumanızı istirham ederim. ihmal etmeyin ne olur... bir haftadır bu yazı için çabalayan, didinen, uykularını feda eden bu naçiz fakire de dua buyurursanız çok sevinirim. var edene emanet olun, cumanız mübarek olsun efendim...
(not: bu yazı birkaç yıl evvel çok uzun uğraşılarla hazırladığım ve birçok sitede yayınlamış olduğum yazıdır. epeyi eski olmasına rağmen güncelliğini düşünerek tekraren yayınlamakta bir beis görmedim. saygılarımla, |SeYYaH|
--- Mesaj Güncellendi ---
Gönderdiğim yazıyı onaylayacak olan görevli arkadaş, yazımı aynen copy ettiğim için farkedemedim. yazının sanırım tamamına yakın bölümü kalın yazıldığı için kurallara aykırı olabilir. onu yeniden düzenleyerek göndereceğim size. o yüzden yeni yazı gelinceye yayınlamamanızı rica ederim.