İçeriğe geç
ShiftDelete.Net
Haber ara/ SDN'ye SorGiriş
Haber Akışı SDNTV İnceleme Forum Yapay Zeka Akıllı Telefon Elektrikli Otomobil Oyun ShiftDelete.Net Global Teknoloji Haberleri Mobil Otomobil Donanım Savunma Bilim Sosyal Medya İnternet Giyilebilir Teknoloji Rehber Ürünler Sinema Dizi Akıllı Ev Motosiklet Mikromobilite Kripto Para Sağlık Teknolojileri Son dakika Yazarlar
  1. Ana sayfa
  2. SDN Forum
  3. Eğitim
  4. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi

Risale i nur sözler

Murataltug21.12.20207 cevap2.468 görüntüleme
#1
Bediüzzaman sözler

Evet, insan aldanır

ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim!

Bil: O bîçare asker ise sensin ve insandır. o arslan ise, eceldir. o darağacı ise, ölüm ve zeval ve firaktır

o darağacı ise, ölüm ve zeval
gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder kaybolur

Ve o iki yara ise, birisi müz’ic ve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri elîm, nihayetsiz fakr-ı insanîdir.

Ve o yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırat’tan geçer

Ve o yolculuk ise, âlem-i ervahtan Sırat’tan geçer
bir uzun sefer-i imtihandır.

Ve o tılsım ise, Cenab-ı Hakk’a iman ve âhirete imandır.

Cenab-ı Hakk’a iman Evet şu kudsî tılsım ile ölüm; insan-ı mü’mini, zindan dünyadan bostan-ı cihana, huzur-u Rahman’a götüren bir burak suretini alır.

Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler ölüm gelmeden ölmek istemişler

Evet Güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin sinema perdesinin değişip tazelenmesi hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder.

Ve o iki ilâç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hâlıkının kudretine istinad, hikmetine itimaddır.

Öyle mi? Evet emr-i كُنْ فَيَكُونُ e mâlik bir Sultan-ı Cihan’a acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir? Zira musibet karşısında اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ deyip itminan-ı kalb ile Rabb-ı Rahîm’ine itimad eder

Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve sual edilse: “En leziz ve en tatlı haletin nedir?” Belki diyecek Aczim anlayıp vâlidemin tatlı tokatından korkup yine vâlidemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.

bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem’a-i tecelli-i rahmettir.

Kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberri edip, Allah’a acz ile sığınmışlar.

ilâç şükür ve kanaat ile taleb ve dua ve Rezzak-ı Rahîm’in rahmetine itimaddır. Öyle mi?

Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvad-ı Kerim

Kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip, dilencilik vaziyeti değildir.

Ve o bilet, sened ise; başta namaz olarak bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla; o uzun ve karanlıklı ebed-ül âbâd yolunda ışık ve burak; ancak Kur’anın evamirini imtisal ve içtinab ile elde edilebilir.

fen ve felsefe, san’at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır

İşte ey tenbel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terketmek; ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faidesi ne kadar çok mühim

Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus.

Kur’an kâinatı okuyor!

O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.

Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur

o bedbaht kendine zulmetmiş. güzel bir hakikatı ve parlak bir vaziyeti, basiretsizliği ile bir evham kendine zulümatlı bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve ne de kimseden hakkı vardır.

Meselâ bir adam güzel hoş bir bahçede kanaat etmeyip kendini pis sarhoş edip kışda canavarlar içinde aç ağlamaya başlasa, şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor.

bahtiyar ise, hakikatı görür. Hakikat ise güzeldir. hakikat sahibine hürmet eder.

kanaat etmeyip kendini pis kirlerle sarhoş eden kendisini kış ortasında, canavarlar içinde aç, çıplak edip bağırmaya başlasa, Dostlarını canavar görüp, tahkir ediyor. İşte bu bedbaht öyledir

hakikat sahibinin kemaline hürmet ed

Rahmete müstehak ol

Fenalığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil”

hükm-ü Kur’anînin sırrı zahir oluyor.anlayacaksın ki: nefs-i emmare Ve hüsn-ü niyet ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete mazhar etmiş.

Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur’an’ı dinle ve hükmüne muti’ ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et

O iki kardeş biri ruh-u mü’min ve kalb-i sâlihtir. Diğeri, ruh-u kâfir ve kalb-i fâsıktır ve o iki tarîkten sağ ise, tarîk-i Kur’an ve iman’dır. Sol ise, tarîk-ı isyan ve küfrandır.

o yoldaki bahçe ise, cem’iyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye hayat-ı içtimaiyedir ki; hayır ve şer, iyi ve fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur

Âkıl odur ki: خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalb ile gider.

o sahra ise, şu arz ve dünyadır o arslan ise, ölüm ve eceldir o kuyu ise, beden-i insan ve zaman-ı hayattır o altmış arşın derinlik ömr-ü vasatî ve ömr-ü galibî olan altmış seneye işaret

o ağaç ise, müddet-i ömür ve madde-i hayattır. o siyah ve beyaz iki hayvan ise, gece ve gündüzdür o ejderha ise, ağzı kabir olan tarîk-ı berzahiye ve revak-ı uhrevîdir.

o ejderha ise, ağzı kabir olan revak-ı uhrevîdir o ağız, mü’min için, zindandan bir bahçeye açılan bir kapıdır

o haşerat-ı muzırra ise, musibat-ı dünyeviyedir.

mü’min için, gaflet uykusuna dalmamak tatlı ikazat-ı İlahiye ve iltifatat-ı Rahmaniye hükmündedir

o ağaçtaki yemişler dünyevî nimetlerdir ki; Cenab-ı Kerim-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste, hem ihtar edici, Cennet meyvelerine davet eden nümuneler suretinde yapmış

o ağacın meyveler vermesi ise, kudret-i Samedaniyenin sikkesine ve rububiyet-i İlahiyenin hâtemine ve saltanatı uluhiyetin turrasına işarettir

Bir tek şeyden her şeyi yapmak” yani bir topraktan nebatat
ve meyveleri yapmak bir sudan bütün hayvanatı halketmek Sultan-ı Ezel ve Ebed’in hâtem-i mahsusu taklidsiz turrasıdır

basit bir yemekten bütün cihazat-ı hayvaniyeyi icad etmek“Her şeyi bir tek şey yapmak gibi san’atlar; Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ın
sikke-i hâssasıdır,

Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlıkına has ve Kādir-i Küll-i Şey’e mahsus bir icad bir nişan
bir âyettir.

o tılsım ise, sırr-ı iman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir ve o miftah ise, يَا اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ dur. ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an

ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmaya
vesiledir.

ehl-i Kur’an için, öteki âleme gidiş hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır zindan-ı dünyadan bostan-ı Cinana bir davettir.

öteki âleme gidiş ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an için, Rahman-ı Rahîm’in fazlından bir nöbettir. vazife-i hayat külfetinden bir terhistir.

Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksad yapsa, zahiren bir Cennet içinde olsa da manen cehennemdedir

her kim hayat-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saadet-i mazhardır. Dünyası fena ve sıkıntılı olsa da; Dünyayı Cennet salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder…

Asr vaktinde ki o vakit, hem güz mevsim-i ve ihtiyarlık halet-i ve âhir zaman mevsim-i ni andırır ve hatırlattırır.

insan bir misafir memur ve her şey geçici, bî karar

Şimdi ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsana karşı perestiş eden ruh-u insan için
namaz kılmak, ne ulvî bir vazife,

kalkıp abdest alıp asr vaktinde ikindi namazı kılmak Kadîm-i Bâki ve dergâh-ı Samedaniyeye
arz-ı münacat edmek ne zevalsiz ve nihayetsiz rahmet

hesabsız nimetlere karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i ne secde edmek, hakikî bir teselli-i kalb, bir rahat-ı ruh demek

asr namazını kılmak, ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münasib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat e

Mağrib vakti ki o zaman, hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nazenin ve güzel mahlukatının veda-i hazînanesi içinde gurub etmesinin zamanı

Mağrib vakti ki insanın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firak-ı elîmane içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır.

Mağrib vakti ki dünyanın zelzele-i sekerat içinde vefatı
bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihan lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır

arş-ı azamete yüzünü çevir bu fânilerin üstünde “Allahü Ekber” deyip onlardan ellerini çek hizmet-i Mevlâ için el bağla

Daim-i Bâki’nin huzurunda kıyam edip “Elhamdülillah” de kusursuz kemaline, misilsiz cemaline, nihayetsiz rahmetine karşı hamd ü sena ed

kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine şehadet etmek mağrib namazını kılmak ne kadar latif, nazif bir vazife, ne kadar aziz, leziz bir hizmet,

Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine şehadet etmek ne hoş bir hakikat fâni misafirhanede bâkiyane bir sohbet ve saadet anlamayan adam, nasıl adam olabilir

İşâ’ vaktinde ki o vakit, gündüzün ufukta kalan bakiyye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinatı kaplar.

İşâ’ vakti Arz ve Semavat’ın tasarrufat-ı celaliyesini ve tecelliyat-ı cemaliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır.

şu kâinatın Mâlik ve Hakikîsi, Mabud ve Mahbub-u o zât ki; gece gündüzü, kış ve yazı bir
kitabın sahifeleri gibi çevirir, yazar bozar, değiştirir.

şu kâinatın Mâlik ve Hakikîsi, gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitab sahifeleri gibi yazar bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder bir Kadîr-i Mutlak

nihayetsiz âciz, zaîf, hem nihayetsiz fakir, muhtaç, hem nihayetsiz istikbal zulümatına dalmakta, ruh-u beşer,

hem nihayetsiz hâdisat içinde çalkanmakta ruh-u beşer,

yatsı namazını kılmakla işâ’da İbrahim vari dergâhına namaz ile iltica edip ve şu fâni âlemde ve fâni ömür karanlık dünyada Bâki-i Sermedî e münacat edip bir parçacık bir sohbet-i bâkiye, birkaç dakikacık bir ömr-ü bâki içinde dünyasına nur serpecek,

yatsı namazını kılmakla işâ’da İbrahim vari istikbali ışıklandırıp mevcudatın ve ahbabının firak ve zevalinden neş’et eden yaralarına merhem sürecek

Rahman-ı Rahîm’in iltifat-ı rahmetini ve nur-u hidayetini görüp istemek…

Fatiha ile başlamak, Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Rahîm-i Kerim olan Rabb-ül Âlemîn’i medh ü sena etmek…

Hem اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ demekle, istikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden, nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidayeti istemek

nebatat, hayvanat gibi Güneşler, yıldızlar, birer nefer misillü emrine müsahhar ve bu misafirhane-i âlemde bir hizmetkâr

Zât-ı Zülcelal’in kibriyasını düşünüp “Allahü Ekber” deyip rükûa varmak…Allahü Ekber” deyip sücuda gitmek, yani bir nevi mi’raca çıkmak demek

işâ’ namazını kılmak, ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar makul ve münasib bir vazife, bir hakikat

Demek şu beş vakit, herbiri birer inkılab-ı azîmin işaratı ve icraat-ı cesîme-i Rabbaniyenin emaratı ve in’amat-ı külliye-i İlahiyenin alâmatı

borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi, nihayet hikmettir…

Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor ne kadar âlî bir hikmet, intizamla işler dönüyor. ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muamele görülüyor

Adalet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin

sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek mahkeme-i kübraya bırakılıyor

hadd ü hesaba gelmeyen şu sergilerde olan mücevherat, şu sofralar gösteriyorlar ki: Bu yerlerin padişahının hadsiz bir hesabsız dolu hazineleri vardır.

zeval-i elem, lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir. Bu sergilere bak şu ilânlara dikkat et! Ve kulak ver ki, mu’ciznüma bir padişahın san’atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar

Kemalâtını gösteriyorlar. manevîsini beyan ediyorlar. onun pek mühim, hayret verici kemalât ve manevîsi vardır.

insan, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır.

şu misafirhanelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemal ve o cemalin bir ışığını belki zayıf bir gölgesini, bir anda bakıp doymadan gidiyor.

Demek bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor bu işler içinde o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır.

o zâtın büyük bir şefkati vardır.
her musibetzedenin imdadına
koşturuyor. Her suale ve matluba cevab veriyor.

Hattâ bak, bir hacet görse, şefkat ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.

Gel gidelim, şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yaver-i ekrem bir nutuk okuyor.

O şefkatli padişahın saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme.

Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval etme

Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başı boş bırakıp i’dam etme.” diyor ve pek çok yalvarıyor.

bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün mü ki; en edna bir adamın meramını yerine getirsin, en sevgili bir yaver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin?

o sevgilinin maksudu olanlar
Demek bu meydan-ı imtihanda başı boş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar…

gel bak, bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizatlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır,

saltanat kendisine lâyık bir raiyet ister.

görüyorsun, bütün raiyet bu misafirhanede toplanmışlar. Misafirhane ise her gün dolar, boşanır.

bütün raiyet manevra için bu meydan-ı imtihanda bulunuyor

Meydan her saat tebdil ediliyor Giden gelmez, gelen gider.

şu hal, şu vaziyet gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan
arkasında daimî saraylar, meskenler hâlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır Bak, bir mu’cize var.

bir mu’cize var.O harab binalar, birden burada yapıldı. Âdeta bu çöl, bir medenî şehir oldu.

sinema perdeleri giher saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.

dikkat et ki; karışık, sür’atli, kesretli, hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerinde

Hayalî sinema perdeleri dahi, bu kadar muntazam olamaz. Milyonlar mahir sihirbazlar dahi, bu san’atları yapamazlar.

bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır.

Ey sersem! Sen diyorsun Nasıl bu koca memleket tahrib edilip kurulacak görüyorsun ki: Her saat, senin aklın kabul etmediği çok inkılablar, tebdiller oluyor.

Şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden anlaşılıyor ki: Bu görünen sür’atli içtimalar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var.

Bir saatlik içtima için on sene kadar masraf yapılıyor.

Demek şu geçici, kararsız vaziyetler; sabit suretler, bâki meyveler veriyorlar. Demek bu bir saadet-i uzma, mahkeme-i kübra, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir…Gel, ey arkadaş!

ey arkadaş! Bir tayyareye, ya şarka veya garba yani mazi ve müstakbele giden şimendifere binelim. Şu mu’cizekâr zâtın, ne çeşit mu’cizeler gösterdiğini görelim

İşte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acaibler her tarafta bulunuyor. Lâkin san’atça, birbirinden ayrıdırlar.

iyi dikkat et ki: O sebatsız menzillerde, o meydanlarda, ne kadar bahir bir hikmetin ne derece zahir bir inayetin işaratı, ne mertebe âlî bir adaletin emaratı, ne derece merhameti semeratı görünüyor.

Basiretsiz olmayan herkes anlar ki: Onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet daha ecmel bir inayet ve daha eşmel bir merhamet ve adaletinden daha ecell bir adalet olamaz

gördüğümüz hakîmane ve kerimane ve rahîmanenin sahibini hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır

Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme i kübra, bir ma’dele-i ulya, bir mekreme-i uzma vardır

şu merhamet ve hikmet ve inayet İşte kıyas et. Hangi şeye dikkat etsen şehadet eder ki: Bu fâniden sonra bir bâki var

Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir. Bir talimgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzma gelecektir

bak o yüksekte ferman-ı a’zam ahaliye bildiriyor ve diyor ki: “Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz.

Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir.

daimî bir memlekete gideceksiniz. Padişahımızın
saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız.

Eğer güzelce fermanı dinleyip itaat etseniz daimî memlekete gideceksiniz isyan edip dinlemezseniz, müdhiş zindanlara atılacaksınız

o ferman-ı a’zamda öyle bir turra var ki, hiçbir vechile kabil-i taklid değil sersemlerden başka herkes; o ferman, padişahın fermanı olduğunu kat’î bilir.

o parlak yaver-i ekremde öyle nişanlar var ki körlerden başka herkes o zâtı, padişahın pek doğru tercüman-ı evamiri olduğunu yakînen anlar.

ve inandım ki: Bu karmakarışık, kararsız misafirhanelerden başka ve kurb-u şahanede bir diyar-ı saadet vardır; biz de ona namzediz…

Fâsık adam, aklın iz’ac ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.

Eğer Mâlik-i Hakikî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan; akıl, öyle tılsımlı bir anahtar olur ki: Şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini açar.

akıl Mâlik-i Hakikî’sine satılsa
hikmet definelerini açar. Ve sahibi saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar.

Göz bir hâssedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.

Eğer göz Cenab-ı Hakk’a satmayıp nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız güzellikleri, seyr ile şehvet ve
nefsaniyeye bir kavvad derekesinde hizmetkâr olur.

Eğer gözü, Sâni’-i Basîr’ine satsan ve çalıştırsan; o zaman göz, şu kâinatın şu âlemdeki mu’cizat-ı san’at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve Arz bahçesinde rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

Dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan; o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner

Dildeki kuvve-i Rezzak-ı Kerim’e satsan; o dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve Kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

İşte ey akıl, dikkat et! Meş’um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede? Kütübhane-i İlahînin nâzırı nerede?

Ve ey dil, iyi tad! tavla kapıcısı ve fabrika yasakçısı nerede? Hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?

Hakikaten mü’min Cennet’e lâyık ve kâfir Cehennem’e muvafık bir mahiyet kesbeder

onların herbirinin kıymet alma sebebi: Mü’min, imanıyla Hâlıkının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir.

Ve kâfir, hıyanet edip nefs-i hesabına çalıştırmasıdır ki
kâfir Cehennem’e muvafık bir mahiyet kesbeder

İnsan zaîftir, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir, hayat yükü pek ağır.

İnsan Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azab içinde kalır.

Eğer Kadîr-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezsen Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler boğar sarhoş ve canavar eder.

O kadar sevdiğin mal ve evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi’ olup kaybolacak,

sevdiğin mal ve evlâd meftun olduğun gençlik ve hayat senin elinden çıkacaklar. Fakat günah ve elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.

Emanette hıyanet cezasını çekeceksin. Çünki en kıymetdar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarfedip nefsine zulmettin.

Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zaîf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vaveylâ edeceksin

Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur. Feraiz-i İlahiye ise hafiftir, azdır.

Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir tarif edilmez.

Vazife ise: Yalnız bir asker gibi Allah namına işlemeli başlamalı
Ve Allah hesabıyla verip almalı

Ve Allah izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfar etmeli.

Yâ Rab! Kusurumuzu afvet, bizi kendine kul kabul et, emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı…

namaz kılanın diğer mubah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır.

Bu surette bütün sermaye-i ömrünü, âhirete mal edebilir. Fâni

namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir Bu surette bütün ömrünü, âhirete mal edebilir.

Acaba yirmi üç saatini kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarfeden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarfetmeyen; ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder

ehl-i takva bin senelik yolu, bir günde keser. Bir kısmı da, elli
bin senelik bir mesafeyi bir günde kat’eder.

Kur’an-ı Azîmüşşan, şu hakikate âyetiyle işaret eder.haşre ebede gidecek beşer yolculuğuna O namaz bilettir Bir tek saat, beş vakit namaz abdest kâfi gelir

haşre gidecek beşer yolculuğu Amele göre, takva kuvvetine göre, o uzun yolu kat’ederler.

O yirmi dört altun yirmi dört saat her gündeki ömürdür. O has çiftlik ise, Cennet’tir. O istasyon ise, kabirdir. O seyahat ise haşre gidecek beşer yolculuğu

ey namazsız adam ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim! gafil, namazsız insanlar

O hâkim Rabbimiz, Hâlıkımızdır.

O iki hizmetkâr yolcu biri
namazı şevk ile kılar. Diğeri gafil, namazsız insanlardır
bizim efendimiz kerimdir; belki merhamet eder kusuru afveder

O hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan; istasyona kadar altununu sarfeder. Kumara zayi eder, bir tek altunu kalır.

o bahtiyar hizmetkâr masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki; sermayesi birden bine çıkar.

namazsız adam ne kadar divane ve zararlı iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î

Namaz, ne kadar kıymetdar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır

Namaz kılmak ve büyük günah
işlememek, ne derece hakikî bir vazife-i insaniye

Vazifeperver nefer, talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayinatını hiç düşünmezdi. anlamış ki; onu beslemek ve hasta olsa tedavi etmek, hattâ lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir.

Ve onun asıl vazifesi, talim ve cihaddır

acemî nefer ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. “O, devlet işidir. Bana ne?” derdi nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi

Birader, asıl vazifen, talim ve muharebedir. Sen, onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et. O, seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir.

İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı meydan-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır.

O taburlara taksim edilen ordu ise, cem’iyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın cemaat-ı İslâmiyesidir.

O nefer ise, diniyesini bilen ve işleyen ve günah işlememek için nefs ve şeytanla mücahede eden müttaki müslümandır

o vazife ise; birisi, hayatı verip beslemektir. Diğeri; hayatı verene ve besleyene edip yalvarmak ona tevekkül edip emniyet etmektir

Evet en parlak bir mu’cize-i san’at-ı Samedaniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbaniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idame eden de odur.

Ondan başka olmaz… Delil mi istersin? En zaîfen aptal hayvan
en iyi beslenir Meyve kurtları ve balıklar gibi En âciz, en nazik mahluk; en iyi rızkı o yer Çocuk
ve yavrular gibi

Evet vasıta-ı rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını acz u za’f ile olduğunu anlamak için balık ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaç ile hayvanları müvazene etmek kâfidir.

derd-i maişet için namazını terkeden, o nefere benzer ki: Talimi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder.

Fakat namazını kıldıktan sonra Cenab-ı Rezzak-ı Kerim’in rahmetinden tayinatını aramak, başkalara bâr olmamak için
çarşıda bizzay gitmek; güzel dir, mertliktir, o bir ibadettir.

insan ın ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı maneviyesi gösteriyor.

insan hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en edna bir serçe kuşuna yetişmez.

hayat-ı maneviye ilim ve ibadet hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir.

Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun.

Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı olursun.

Eğer hayat-ı uhreviyeyi ilim ve ibadet i gaye-i maksad yapsan
şu dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.

İşte sana yol, Hidayet ve tevfiki Erhamürrâhimîn’den iste

İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; bak, dinle

Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.

Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında güzel bir memlekete düştü. memlekette şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e

Hüdaperest güzel ahlâklı idi ki:
herkes ona dost ve akraba görünür

Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ, şu musibetli perde senin nazarından kalksın hakikatı görebilesin.

Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi,

Ey nefsim! Bil ki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir dünya onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir.

Diğer adam ise; mü’mindir. Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan bir meydan-ı imtihan-ı cândır

Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrur
dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın

Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise; ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır.

Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neşesinden neş’et eden nağamattır.

Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerim’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır.

pek çok latif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatlar, imanından tecelli eder, tezahür eder.

Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.

Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet ve imandadır. Öyle ise, biz daima اَلْحَمْدُ لِلّهِ عَلَى دِينِ اْلاِسْلاَمِ وَ كَمَالِ اْلاِيمَانِ demeliyiz

ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum

Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.

Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır.

Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anla

mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu. ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın.

Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın
hacatın nihayetsizdir.

şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın

bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar

bu kelime ile hareket eden, Devlet namına hareket eder. Hiç kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her şeye karşı dayanır.
Bütün mevcudat Bismillah der

Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?

her şey, Cenab-ı Hakk namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar başlarında koca ağaç taşıyor, dağ gibi yük kaldırıyor
Demek her ağaç, “Bismillah der

Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der. Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur.

Bizlere, Rezzak namına en latif, en nazif, âb-ı hayat bir gıdayı takdim ediyorlar. Her nebat ağaçların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der

Bismillah” der Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona müsahhar olur.

o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Musa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şakk eder

Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer a’zâ-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا âyetini okuyorlar.

Madem her şey manen Bismillah” der. Allah namına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar Biz dahi Bismillah” demeliyiz.

Allah namına vermeliyiz. Allah namına almalıyız. Öyle ise, Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız

Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor o kıymetli
nimetlere istediği fiat üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri Fikir

o Mün’im-i Hakikî, bizden o kıymetdar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir’dir. Başta “Bismillah
zikirdir. Âhirde “Elhamdülillah” şükürdür.

bu kıymetdar hârika-i san’at olan nimetler Ehad-i Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir.

Ey nefis ebleh olmamak istersen; Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla Allah namına işle. Vesselâm

ders akıldan ziyade kalbe bakar,

Bismillahirrahmanirrahîm yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmağa yol olur

Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir

Ve bu hadsiz fezayı ve boş hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir.

Ve bu fâni insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhatab ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.

Ey insan rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-ı mahbubedir.

Bismillahirrahmanirrahîm” de, o hakikata yapış ve vahşet-i mutlakadan vehadsiz ihtiyacatın elemlerinden kurtul

Sultan-ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatıyla ve şefaatıyla ve şuaatıyla o Sultan’a muhatab ve halil ve dost ol

Demek kâinatın enva’ı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

Ey insan! Aklını başına al.
Hiç mümkün mü ki: Bütün mahlukatı sana el uzattıran ve senin hacetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zât-ı Zülcelal seni bilmesin, tanımasın, görmesin?

Madem Zât-ı Zülcelal seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir

ve kat’iyyen anla ki: Senin gibi zaîf âciz, fakir fâni, küçük bir mahluka fâni koca kâinatı imdadına göndermek; elbette hikmet ve inayet ilim ve kudreti hakikat-ı rahmettir

Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve safî bir hürmet ister

o hâlis şükrün ve safî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan “Bismillahirrahmanirrahîm”i de. O rahmete vesile ve Rahmanın dergâhında şefaatçı yap.

İsm-i İlahî’nin cilvesinden uzanan nuranî atkılar, kâinat sîmasında sikke-i Rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkat dokuyor ve hâtem-i inayeti nescediyor

Ey insan, eğer insan isen “Bismillahirrahmanirrahîm” de. O şefaatçiyi bul

küre-i arzın sîmasında hâtem-i ehadiyeti vaz’eden rahmettir ve o rahmetin vücudu, arzın sîmasındaki mevcudatın vücudları kadar kat’î o mevcudat adedince delil var

Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana sîma veren, o sîmada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’eden zât, seni başı boş bıraksın

Ey insan, hiç mümkün müdür
hâtem-i ehadiyet sikke-i rahmet sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın

hiçbir cihetle şübhe kabul etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan, Güneş gibi zahir olan o rahmet ve ziya gibi görünen hikmet

Ey insan! Bil ki: O rahmetin arşına yetişmek için bir mi’rac var o Bismillahirrahmanirrahîm

Ve mi’rac ın ne ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın yüz on dört surelerinin başlarına ve bütün mübarek kitab mübarek işlerin mebde’lerine bak.

Ve Besmele’nin azamet-i kadrine en kat’î hüccet şu ki: İmam-ı Şafiî (R.A.) gibi büyük müçtehidler demişler Besmele tek âyet olduğu halde, Kur’anda yüzondört defa nâzil olmuştur

Mecmuundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyeti mülahaza edip اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demeğe küre-i arz vüs’atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor.

herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deyip doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e hitab ederek müteveccih olsun.

fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh mabudunu doğrudan doğruya bulsun

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
deki hakikî hitaba mazhar eder

Bismillahirrahmanirrahîm” Fatiha’nın fihristesi ve Kur’anın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş.

bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren Zât-ı Akdes-i İlahî’nin لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ sırrıyla sureti misli misali dahi olamaz

Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan

Rahmet ne kadar kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu anla

O rahmet, Sultan-ı Zülcelal’e vesiledir

o Sultan-ı Ezel ve Ebed zâtîsi mutlak içindedir. Hiçbir kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel ıtlak’tır.

Ve bütün kâinat yıldızlarla beraber intizam ve itaatle O Zât-ı Zülcelal kemal-in ordusunda hizmet ediyorlar

O Zât-ı Zülcelal kemal-in taht-ı emir i ne kadar makbul bir şefaatçi O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e vesiledir

İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Sultan-ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatab eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir.

Şems-i Ezel ve Ebed’e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor

İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor.

hazineyi bulmanın çaresi: Rahmetin en parlak misali ve mümessili ve o rahmetin en belig bir lisanı Rahmeten lil
Âlemîn ünvanıyla Kur’anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem
As ın sünnetidir

Rahmeten-lil-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salavattır.

Evet salavatın manası, rahmettir

Ve o rahmete rahmet duası olan salavat ise, o Rahmeten
-lil Âlemîn’in vusulüne vesiledir

Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten-lil-Âlemîn’e vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et.

ümmetin Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir rahmet manasıyla salavat getirmeleri ne kıymetdar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir daire

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı Bismillahirrahmanirrahîm

Hazine-i rahmetin en kıymetdar
pırlantası Bismillahirrahmanirrahîm”dir. en kolay en birinci anahtarı da salavattır.

78
intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık görür.

İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur

şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, bin batman korkudan kurtulur.

bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında

bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. hadsiz korkular altında
ezilir.mahall-i maksuda yetişir. âsi ve kaçak cezasını görür.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan ile gider.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden
o şehre yetişir vazifesini güzelce yapan namuslu askere münasib bir mükâfat görür.

ey nefs-i serkeş! Bil ki O yol hayat yoludur O iki yolcu; biri muti’-i kanun-u İlahî, birisi de âsi ve hevaya tâbi insanlardır.

O yol hayat yoludur ki; âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider.

O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvadır.

öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, tarif edilmez. Çünki âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ

Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur”

O Hâlık ve Rezzak Hakîm Hem Rahîm diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar her şeyi Rabbisinin emrine görür, Rabbisine iltica eder

Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet verir

her hakikî hasenat gibi cesaret menbaı iman ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı dalalettir

Evet tam münevver-ül kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki korkutmaz hârika bir kudreti Samedaniyeyi
lezzetli hayret ile seyredecek.

Fakat meşhur bir münevver akıl
denilen kalbsiz bir fâsık ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer

meşhur kalbsiz bir fâsık bir yıldızı görse titrer Bir vakit böyle bir yıldızda Amerika titredi hanelerini terkettiler

Evet insan, nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde; sermayesi hiç hükmünde…

Evet insan nihayetsiz musibete maruz olduğu halde; iktidarı, hiç hükmünde

insan Âdeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emel arzu elemleri ve belaları ise; hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.

Bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr saadet,

bir nimet olduğunu, bütün kör olmayan görür, derk eder

mes’elemiz olan ubudiyet yolu, zararsız olmakla beraber ondan dokuz ihtimal ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır

Fısk ve sefahet yolu ise fâsıkın itirafıyla dahi menfaatsız olduğu halde, ondan dokuz ihtimal ile helâketi bulunduğu; icma ve tevatür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisasın şehadetiyle sabittir.

VElhasıl: Âhiret gibi, dünya saadeti dahi, ibadette ve Allah’a asker olmaktadır.

Öyle ise, biz daima اَلْحَمْدُ لِلّهِ عَلَى الطَّاعَةِ وَالتَّوْفِيقِ demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.
Cevaplar
Murataltug Konuyu açan
#2
Demek boğulmuş elime Kuraan hazinesinden bir elektrik verildi. o taht-el arz tabiatın zulümatını dağıtır.

Demek Kuraan hazinesi bir
taht arz ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar parçalanıp
Bana bir yol açılıyor

Kur’anın hazinesinden Gayet güzel bir bahar mevsimi bir güneş hayatdar bir âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem

Elhamdülillah dedim
Elhamdülillah dedim

O cennet gibi âlemi seyre başladım Gayet güzel müzeyyen yeşil dağların üstüne çıktım. Elhamdülillah

En latif bir nesim, en leziz en şirin bir ziya her tarafta görünüyor. anlıyorum ki şunlar, Kur’an-ı Hakîm’in âyetleri

O asansörler gibi nurani menziller, Kur’an-ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.

İşte وَلاَ الضَّالِّينَ ile işaret olunan yol, tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikata ve nura geçmek için ne kadar müşkilât olduğunu hissettiniz.

işaret olunan Sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’anın cadde-i nuraniyesidir ki en kısa, en rahat, en selâmet rahmanî ve nuranî bir meslektir.

غَيْرِاَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
işaret olunan yol ise: Sırat-ı müstakim olan ehl-i Kur’anın cadde-i nuraniyesidir

en kısa, en rahat, en selâmet herkese açık, semavî rahmanî ve nuranî bir meslektir. Kur’anın nuraniyesi Sırat ı müstakim

evliya ve sıddıkînin şehadeti ve ilm-i Kelâm imam ve ülemanın tasdiki ve nass-ı kat’î icma’ları güneş gibi inşikak-ı Kamer’i isbat eder.

ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) o vak’ayı telakki-i bilkabul etmesi; güneş gibi inşikak-ı Kamer’i isbat eder.

cümleler, hakikat namına ve iman hesabınadır.

velayetin keramet-i uzması ve mu’cize-i kübrası olan Mi’rac ile, bir cism-i Arzı semavatta gezdirmekle semavatın âlem-i ulvî ehline velayetini isbat etti. Öyle de

Arz’a bağlı, semaya asılı olan Kamer’i, bir Arzlının işaretiyle iki parça ederek o Arzlının
sekenesine, risaletine bir mu’cize gösterildi

risaletine öyle bir mu’cize gösterildi ki: Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) Kamer’in açılmış iki nurani kanadı gibi; risalet ve velayet gibi iki nurani kanadıyla
hem ehl-i Semavat, hem ehl-i Arz’a medar-ı fahr olmuştur

Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) öyle bir mu’cize ki kemalâta uçmuş
Kab-ı Kavseyn’e çıkmış, hem ehl-i Semavat, hem ehl-i Arz’a medar-ı fahr olmuştur

İnşikak-ı Kamer, kendi kendine bazı esbaba binaen vuku bulmuş, tesadüfî, tabiî bir hâdise değil ki; âdi ve tabiî kanunlarına tatbik edilsin.
umuma dahi gösterilsin

İnşikak-ı Kamer Şems ve Kamer’in Hâlık-ı Hakîm’i, Resulünün risaletini tasdik ve davasını tenvir için hârikulâde olarak o hâdiseyi îka’ etmiştir

İnşikak-ı Kamer Eğer umuma dahi gösterilse idi, mu’cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risalet derecesine çıkacaktı.

İnşikak-ı Kamer Eğer umuma gösterilse idi Herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyarı kalmazdı. İman ise, aklın ihtiyarıyladır teklif zayi’ olurdu.

Şakk-ı Kamer’in imkânında şübhe kalmadı. Kat’î isbat edildi.
Murataltug Konuyu açan
#3
Şu seyl-i kâinattaki muvakkat
parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî’nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır.

Şu kâinattaki parlayan kemalât
Şems-i Sermedî’nin bir tek Zâtın esmasıdır evliya asfiya ve hükema-yı hakikiye mezhebler zevk ve şuhud ile ittifak etmiş

Kâinat ın mevcudatındaki âyineler ve kemalât, bir tek Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un tecelliyat-ı kemalidir ve cilve-i cemal-i esmasıdır.

ehl-i dalaletin vekili, işitmemek için kulağını kapayıp kaçmağa mecburdur.

Zâten zulmetli kafalar huffaş misillü nurlara tahammül edemezler. Öyle ise onları, pek de nazara almayacağız.

Bir şeyin lezzeti, hüsnü, cemali, emsal ve ezdadına bakmaktan ziyade, mazharlarına bakarlar.

Meselâ: Kerem, güzel ve hoş bir sıfattır. Kerim olan zât,
bin defa daha hoş

Kerim olan zât mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet-i nisbiyeden bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların ferahlarıyla alır.

Hem bir şefkat ve merhamet sahibi, şefkat ettiği mahlukların istirahatleri derecesinde hakikî bir lezzet alır

Bir vâlidenin evlâdının mes’udiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat vasıtasıyla aldığı lezzet, o derece kuvvetlidir ki; onların rahatı için ruhunu feda eder

o şefkatin lezzeti, tavuğu civcivlerini himaye etmek için arslana saldırtır

Cennet’in Zülcelal’in müşahedesi, rü’yetidir ki;
işarat-ı Kur’aniye hakikattır

Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, işarat-ı Kur’aniye namına hakikattır

Hakikat ise hak söyler
doğru konuşur.

Yâ Rab büyük bir saray kapısını çalan adam, açılmadığı vakit, makbul bir zâtın sadâsıyla çalar; tâ ona açılsın. Öyle de: senin rahmetini, abdin olan Karanî’nin nidasıyla çalıyorum rahmetini bana da aç

Yâ Rab Bîçare ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveys-el Karanî’nin münacatıyla çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.

madem âhiretin muhabbetiyle
Cenab-ı Hakk’ın muhabbetiyle
Dünya mezraasını sevmiş ve
Elbette mükâfat alması rahmet ve hikmettir.

Elbette dünya kadar İman ve muhabbetullahın neticesi dünya kadar bir Cennet’tir.

İman ve muhabbetullahın neticesi: Ehl-i keşif in ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes’udanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı

dünya kadar bir imanın neticesi
Cennet hayatının bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemal ve kemal sahibi Zât-ı Zülcelal’in müşahedesi rü’yetidir

dünya kadar bir imanın neticesi
Cennet hayatının bin senesi,
Murataltug Konuyu açan
#4
Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu

senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu.

Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekat istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık,

Kendi malından zekat istedi.
zulmettik vermedik haramı karıştırdık O da bizden aldırdı zekatı, haramdan da kurtardı

Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir.

Mübalağa zemm-i zımnîdir
İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir…

Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet Medhin mübalağası zımnîdir. İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir…

Şöhret zalimedir Şöhret bir müstebiddir, sahibine mal eder başkasının malını.

Din ile hayat kabil-i tefrik olduğunu zannedenler felâkete sebebdirler

din hayatın esası

Şu jön-türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti

Medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat’iyye bize bunu gösterdi.

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası İslâm bunu anladı…

Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde Dalalet vehmidir;

Dalalet vehmi mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.

Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına Kur’an işaret eder.

Sekeratı tatmamış herbir şehid, kendini Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor. Zanneder ki ölmemiş.

Siyaset, efkârın âleminde bir şeytandır; istiaze edilmeli!

Âyet-i مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ sırr-ı azîmi Mahz-ı adalet kudret
düstur-u azîmi vaz’ediyor
Ki ferd ile cemaat, şahıs ile beşer adalet-i ilahîye bakar

Bir sünnet-i daimî.Adalet-i Kur’anî; tek masumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez değil ekseriyete, hattâ nev’in umumu

Hodgâmî bir âdemî Hırs ve heves yolunda bir masumu öldürse, dünyayı, imha eder
benî-Âdemi harab eder
Murataltug Konuyu açan
#5
İlahiyeyi inkâr ile red Cenab-ı Hakk’ın hakkaniyet ve sıdkını gösteren bütün delillerini tekzib olduğundan nihayetsiz bir cinayettir

Nihayetsiz cinayet ise, nihayetsiz azabı îcab eder

hiçbir vecihle mümkün değil ki; fâni âlemin bâki Hâlık’ı, bunu icad etsin de, bâki bir âlemi icad etmesin?

Bu dünya meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde

dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr-ı âhireti halk etmesin

nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabbi

Evet şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut tâ en kavîyek adar her canlıya bir rızık veriliyor

En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor

latif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı, meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmek rahmetin büyük bir hazinesi

hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek rahmetin büyük bir hazinesi

rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak; ne kadar cemil bir kerem, ne kadar latif bir rahmet eseri

Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar herşey kemal-i dikkatle
vazifesine çalışması büyük bir celal sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.

Güneş Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahluka kadar her
zerrenin haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında itaatta bulunması; büyük izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.

âciz ve zaîf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi

Bu âlemin mutasarrıfının nihayetsiz bir keremi nihayetsiz bir rahmeti izzeti ve nihayetsiz bir celali vardır

Nihayetsiz celal ve izzet, edebsizlerin te’dibini ister. Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister, nihayetsiz rahmet; kendine lâyık ihsan ister

hakikat-ı rahmetin intifası o celal ve izzete uygun bir dâr-ı mücazat olacaktır.

Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor Çünki ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar

Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor

âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki
Bazan dünyada dahi ceza verir.

İnsan başı boş değil, bir celal ve gayret sillesine her vakit maruzdur

hiç mümkün mü ki: Rahman-ı Rahîm nimetleriyle muhabbet ve rahmetini göstersinnde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese; cezasız kalsın

hiç mümkün mü ki insan başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın?

hiç mümkün müdür ki: Rahman-ı Rahîm kendini tanıttırmasın mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesin

mümkün müdür ki Rahman-ı Rahîm e ibadetle sevmek sevdirmek şükür ve hürmetle
mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfat bir saadet-i ebediye verilmesin?

şu misafirhane-i dünyada görüyoruz herkes kayboluyor

şu misafirhane-i dünyada herkes O cemal, o kemalin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zaîf gölgesine bir anda bakıp, doymadan gider

Bu dünyaya doymadan bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor.

Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir Aleyhis
salâtü Vesselâm ism-i Mücîb ve Rahîm’in cilvesidir.

En edna bir haceti, en edna bir mahlukundan görüp kemal-i şefkatle ummadığı yerden is’af eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdad eden, bir Rab

lisan-ı hal ve kal ile istenilen herşeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab;

hayvanatın zaîf yavrularının rızık ve terbiyelerindeki lütuf ve sühuleti gösteriyor ki: Şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder

hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saadet’e ve Ceziret-ül Arab’a gidiyoruz. Tâ ki, Resul-i Ekrem’i vazifede ziyaret ederiz

Resul-i Ekrem İşte bak! O zât öyle bir salât-ı kübrada, bir ibadet-i ulyada saadet-i ebediye için dua ediyor

Resul-i Ekrem niyaz ediyor ki; güya benî-Âdemin Hazret-i Âdem’den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar bütün nuranî ve kâmil insanlar ona duasına âmîn derler.

Resul-i Ekrem öyle beka gibi bir hacet-i âmme için dua ediyor ki; değil ehl-i Arz, belki ehl-i semavat, bütün mevcudat niyazına iştirak iştirak edip
lisan-ı hal ile: “Oh, evet yâ Rabbena! Ver, duasını kabul et. Biz de istiyoruz.” diyorlar.

Öyle hazînane, öyle mahbub
öyle müştakane, öyle saadet-i bâkiye istiyor ki; bütün kâinatı ağlattırıp, duasına iştirak ettiriyor

öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdad
ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki: bütün mevcudata, arşa işittirip vecde getirip duasına: “Âmîn, Allahümme âmîn” dedirtiyor

Bak hem öyle Semî’ ve Kerim bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saadet ve bekayı istiyor ki; bilmüşahede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyazını görür, işitir, kabul eder,

merhamet terbiye ve tedbir öyle Semî’ ve Basîr’e mahsus, öyle bir Kerim ve Rahîme hastır

dua eden şu şeref-i nev’-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat (A.S.M.) ne istiyor
dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye bekâ ve Cennet istiyor

Eğer âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti.

Hâşâ ve kellâ, yüzbin defa hâşâ! Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul edip çirkin olamaz

Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm risaletiyle dünyanın kapısını açtığıgibi, ubudiyetiyle de âhiretin kapısını açar.

âhiretin kapısı her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider.

İşte bu hal ve şu vaziyet kat’î gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşher
arkasında; o sermedî saltanata medar ve mazhar olacak

âhiretin kapısında daimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyadaki nümunelerin ve suretlerin en hâlis en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır.

Demek burada çabalamak
âhiretin kapısındaki daimî
Saraylar en hâlis en yüksek bağ ve hazineler içindir

Demek âhiretin kapısında
Herkesin istidadına göre ücret verilir

Demek âhiretin kapısında eğer kaybetmezse bir saadeti vardır. Evet öyle sermedî bir saltanat

Şu hakikata, şu temsil e bak ki şu fâniler ve zeliller o misafirler nimetlere doymadan gidiyor
Demek burada çabalamak
en hâlis ve en yüksek o nimetle dolu bağ ve hazineler içindir.

o misafirler az bir zamanda
az bir vakitte o nimetlerden pek az tadıp, doymadan gidiyorlar. hiç şübhen kalır mı Bu yolda bu hanı yapan zâtın daimî tükenmez, pek kıymetli hazineleri, vardır.

Şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-ı Kerim’i, onları Dâr-üs Selâm’a davet eder.

Şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünki bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir

Şu dünya Sana tattırır, iştihanı açar fakat doyurmaz ömrün kısadır. Doymağa kâfi değil.

Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir şükür içindir

anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır

bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.

Hem anlarsın ki: Öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ…

Evet şu kâinatı idare eden zât, herşeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor.

Nizam ve mizan ise; ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür

Meselâ: Beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu Evet tecellisinden anlaşılıyor ki: mevcudatın Mâliki herşeyin inzibatına büyük ihtimamı var.

mevcudatın Mâliki,
mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var.Ehemmiyetli bir muhasebe-i a’mal defteri açılacak

ve bilhâssa mahiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahluk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mizana girecek

sahife-i ameller neşredilecek

Acaba hiç kabil midir ki: İnsan, hilafet ve emanetle mükerrem olsun sonra kabre gidip rahatla yatsın ve uyandırılmasın?

Acaba hiç kabil midir ki: İnsan,
Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin? Mahşere gidip mahkeme-i kübrayı görmesin? Hâyır ve aslâ!..

Acaba hiç kabil midir kiKüçük büyük her amelden sual edilmesin?

kıyamet ve haşre benzeyen kış ile baharı her vakit icad eden bir Kadîr-i Zülcelal’den, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir

Madem bu dünyada muhasebe görülüp, hüküm verilmiyor. Elbette bir mahkeme-i kübra, bir saadet-i uzmaya gidecektir

Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakikat olamaz.

Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır.

Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.hikmet, inayet, rahmet, adalettir. İsm-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm’in cilvesidir

o Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlukat içinde kendine küllî muhatab ve câmi’ bir âyine yapıp bütün hazain-i rahmetini ona tattırsın, hem tarttırsın,

Acaba hiç kabil midir ki Zât-ı Hakîm İnsana kendini bütün esmasıyla bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin.. sonra o bîçare insanı o ebedî memleketine göndermesin?

Zât-ı Hakîm daimî saadetgâha davet edip mes’ud etsin o zât öyle bir saray yapar ki her taş
da binlerce nakış her tarafında binler zînet ve her menzilinde binler kıymetdar âlât

Hayr-ı Mutlak’tan hayır Cemil i
Mutlak’tan güzellik gelir, Hakîm-i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.

o derece vâsi bir merhametin semeratını görecek ki O hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o inayetten daha ecmel inayet kabil değil

ve o emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.

şu mevcudat ve dünyaya ait gayeleri kat’iyyen şehadet eder ki mevcudatın yüzleri âlem-i manaya müteveccihtir orada
meyve veriyor gözleri esma-i kudsiyeye dikkat ediyorlar,

gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında

İnsan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor

Evet şu eşyanın esma-i İlahiyeye ve âlem-i âhirete
bakan yüzlerinde göreceksin ki; mu’cize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var.

Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğin bir ağaç çiçekleri kadar manaları var

o hârika-i san’at ve manzume-i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var

o hârika-i rahmet olan her meyvenin Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden bir tek hikmettir

her fâninin vazifesi biter, manasını ifade eder, vefat eder, defnedilir.

O manzume-i rahmet olan herbir meyvenin vazifesi biter,
Midemizde defnedilir Madem eşya fâni eşya, başka yerde bâki meyveler verirler

Her fani eşya başka yerde bâki meyveler verir ve daimî suret bırakır ve başka cihette ebedî manalar ifade eder, sermedî tesbihat yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur

kısa bir müddet zarfında hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye geçirmenin bir gayesi şudur ki; suretler alınıp terkib edilsin, netice-i amelleri alınıp hıfzedilsin. Tâ bir mecma-i ekberde muhasebesi görülsün

İnsanın gayesi şudur ki
amellerin muhasebesi görülsün ve bir meşher-i a’zamda bir saadet-i uzmaya istidadı gösterilsin

Demek hadîs-i şerifte “Dünya âhiret mezraasıdır hakikatı ifade ediyor gaye şudur ki
netice-i ameller bir meşher-i a’zamda saadet-i uzmaya istidadı gösterilsin

Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inayet ve rahmet ve adalet var.

Elbette dünyanın vücudu gibi kat’î olarak âhiret de var.

Madem dünyada herşey bircihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor.

Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir.

Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor

Meselâ aklın hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki: Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek

aklın hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki Sana bir milyon sene ömür fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın nefis karışmamak şartıyla “oh” yerine “âh” diyecek

Demek en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor

insanın uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin enva’ına yayılmış arzuları gösterir ki; bu insan ebed için halkedilmiş ve ebede gidecektir

Bu dünya bir misafirhanedir ve âhirete bir intizar salonudur

hakikatlardan anlaşıldı ki; haşir mes’elesi öyle râsih bir hakikat
ki, Küre-i Arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikatı sarsamaz

haşir mes’elesi Zira o hakikat

hakikatı Cenab-ı Hak bütün esma ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve Resul-i Ekrem’i bütün mu’cizat ve berahiniyle tasdik ediyor

hakikatı Kur’an-ı Hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla isbat ediyor

şu kâinat bütün âyât-ı tekviniye ve şuunat-ı hakîmanesi ile şehadet ediyor.

Kur’an-ı Hakîm hakikatları bize ders verdiği gibi, daha binler herbir vecih kavî bir emaredir ki: Hâlıkımız bizi dâr-ı fâniden bir dâr-ı bâkiye nakledecektir
Murataltug Konuyu açan
#6
sakın zannetme ki: Haşri iktiza eden esma-i İlahiye yalnız Hakîm, Kerim, Rahîm, Âdil, Hafîz isimlerine münhasırdır.

kâinatın tedbirinde tecelli eden bütün esma-i İlahiye, âhireti iktiza eder, belki istilzam eder.

eşyada görünen hikmetin tanzimi, inayetin tezyini, adaletin tevzini ve rahmetin taltifi haşre delalet eden kâinatı âyât-ı fâniden bir dâr-ı bâkiye nakledecektir.

eşyada görünen hikmetin tanzimi, inayetin tezyini, adaletin tevzini ve rahmetin taltifi; bir Sâni’-i Hakîm, Kerim, Âdil, Rahîm’in kudretinden çıktığını gösterirler

şu fâni mevcudatın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa
âhiret görünür.

Demek ki, herşey lisan-ı hal ile “Âmentübillahi ve bilyevm-il âhir” okuyor ve okutturuyor.

hakikat, birbirini teyid eder, birbirini tekmil eder, birbirine kuvvet verir. Bütün onlar ittihad ederek neticeyi gösterir

مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyet-i kerimesi ifade ediyor ki: Bütün insanların halkolunması ve haşredilmesi, kudret-i İlahiyeye nisbeten bir tek insanın halkı ve haşri gibi âsandır

imtisal” sırrıyla, bir kumandan bir tek neferi bir arş emriyle tahrik ettiği gibi koca orduyu da aynı kelime ile tahrik eder

Hem “müvazene” sırrıyla, cevv-i fezada bir terazi ki, öyle hakikî hassas ve o derece büyük terazi

öyle hakikî hassas ve büyük terazi ki, iki ceviz terazinin iki gözüne konulsa hisseder ve iki güneşi de istiab edip tartar

Demek bir baharı halketmek, Zât-ı Zülcelal’ine bir çiçek kadar ehvendir.
Murataltug Konuyu açan
#7
Bismillah” her hayrın başıdır.
Murataltug Konuyu açan
#8
şu fâni mevcudatın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa
âhiret görünür.

Cevabını yaz

Cevap yazmak için giriş yap ya da üye ol. Eski forum kullanıcı adın ve parolanla girebilirsin.