Çıplak ayaklarına batan kırık cam parçaları, yüreğine vurulan hançerlerden daha az yaralıyordu kendisini. Adımlarının soğukluğu beynine vuruyorken o üşümüyordu. Sımsıcacıktı yüreği. Çünkü mutluydu. Derdi, tasası yoktu. En azından prestij, gösteriş derdi yoktu. Çünkü onun insan diye bir takıntısı yoktu. Öğretmemişti ona sokaklar, iyi olabileceğini. Oda iyi bir öğrenciydi. Öğretmeni köşe başlarına hiç itiraz etmemişti. O ne derse o olmuştu. Hangi akşam nerde olacağı, randevulu bir gündüz hayatı, koşuşturmacalı bir yaşamı yoktu.
Anlayamadığı bir şey daha vardı insanlara dair. Nereye koşuşturuyordu böyle her gün insanlar. Mesela kır saçlı, iri gövdeli, birazda göbekli mahallenin bilge ihtiyarı, her gün sabah öyle telaşlı telaşlı nereye gidiyor, akşam yorğun argın nereden dönüyordu. Bir gün değil, iki gün değil, hafta değil, ay değil. Kendini bildi bileli lir saçlı amca hep böyleydi. Saçlarına daha ne gibi bir şekilde kır düşebilirdi ki? Sadece o mu? Her sabah sütçüden bir buçuk kilo süt alan teyze, çöpleri hep aynı yere bırakan ( çöp kutusunun yanına) sarhoş öğretmen, apartmanın ihtiyaçlarını fırça yemeden gidermeye çalışan kapıcının gayretleri. Velhasıl hepsi aynıydı. Her zaman bir koşuşturmacanın piyonları oyuna hazırdı ve hiç şahmat olmuyordu hayat. Diz bükmüyor, itaat etmiyordu. Hep senden istiyordu. Peki insan hep verecek kadar cömert miydi? Bitmek tükenmek bilmeyen bir derya mıydı bunlar? Soru işareti gerektirmeyecek komikliklerdi işte. ispatı, bilge amcanın ak saçları, her gün aynı litre sütü alınan süt, değişmeyen alışkanlıklar ve fırça yememek için gösterilen çabalar.
Bunlar zordu. Hafzalası almıyordu böyle bir yaşamı. Onun kaldırımları vardı. Köşe başları, üstü açık şatoları, gül sendromu grift villaları, açık hava akşam yemekleri. Gece hülyaları gündüz üç beş kafadar sohbetleri vardı, oradan burdan, biraz magazinden, yeni çıkan mankenlerden, mafya hikayeleri, kahraman öyküleri…
Onun kırık cam parçaları, bilmediği bir ülkenin çocuklarıydı. Onun bilmediği ülkeler vardı. Ve onun bilmediği çocuklar uzakta. Aslında bir öteki sokakta. Kendi evi olan Atmaca sokağın bir adım yanı başında, Gül apartmanın beşinci katında, bilmediği bir ülke ve bilmediği bir yaşam vardı. Sabah kahvaltısında patates cipsi, light sütler, biftek dolmaları; oturma odasında herkesin kendi odasının harinceki yetmiş iki ekran uzaktan kumandalı, çocuk odasında pentium dört, her elbiseye uyan ayrı ayrı papuçlar; kırmızı, siyah, lacivert…
Sinema randevuları, tiyatro oyunları, viski kokteyleri, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan aile dostu baloları, ülke pazarlıkları yapılan yuvarlak masa toplantıları…
Hafzalası almıyordu. Belki tecrübesizliğinin sonucuydu bu karmaşıklığın beynini ağrıtması. Belki kaldırımlar bunları öğretmemişti. Neden acaba? Sormalıydı bu soruyu. Acaba kendisinin bu çirkefe düşmesinden korktuğu için mi anlatmamıştı kaldırımlar bunları…
Belki de kaldırımlar kendisini kandırıyordu. Ama bu olamaz, imkansız diye düşündü. Çünkü kendisini var eden sokaklardı. Sokaklar yalan söylemezdi.
Bir an yola yeniden daldı. Sıyrıldı bu kokmuş düşüncelerden, daha uğrayacağı köşebaşları, hal hatır soracağı köprü altları, kontrol edilecek çöp evler vardı…
Aldırmıyordu ayaklarına batan kırık cam parçalarına. Çünkü yaralamıyordu yüreğine batırılan zehirli hançerler kadar..
Yunus Kadakal
Anlayamadığı bir şey daha vardı insanlara dair. Nereye koşuşturuyordu böyle her gün insanlar. Mesela kır saçlı, iri gövdeli, birazda göbekli mahallenin bilge ihtiyarı, her gün sabah öyle telaşlı telaşlı nereye gidiyor, akşam yorğun argın nereden dönüyordu. Bir gün değil, iki gün değil, hafta değil, ay değil. Kendini bildi bileli lir saçlı amca hep böyleydi. Saçlarına daha ne gibi bir şekilde kır düşebilirdi ki? Sadece o mu? Her sabah sütçüden bir buçuk kilo süt alan teyze, çöpleri hep aynı yere bırakan ( çöp kutusunun yanına) sarhoş öğretmen, apartmanın ihtiyaçlarını fırça yemeden gidermeye çalışan kapıcının gayretleri. Velhasıl hepsi aynıydı. Her zaman bir koşuşturmacanın piyonları oyuna hazırdı ve hiç şahmat olmuyordu hayat. Diz bükmüyor, itaat etmiyordu. Hep senden istiyordu. Peki insan hep verecek kadar cömert miydi? Bitmek tükenmek bilmeyen bir derya mıydı bunlar? Soru işareti gerektirmeyecek komikliklerdi işte. ispatı, bilge amcanın ak saçları, her gün aynı litre sütü alınan süt, değişmeyen alışkanlıklar ve fırça yememek için gösterilen çabalar.
Bunlar zordu. Hafzalası almıyordu böyle bir yaşamı. Onun kaldırımları vardı. Köşe başları, üstü açık şatoları, gül sendromu grift villaları, açık hava akşam yemekleri. Gece hülyaları gündüz üç beş kafadar sohbetleri vardı, oradan burdan, biraz magazinden, yeni çıkan mankenlerden, mafya hikayeleri, kahraman öyküleri…
Onun kırık cam parçaları, bilmediği bir ülkenin çocuklarıydı. Onun bilmediği ülkeler vardı. Ve onun bilmediği çocuklar uzakta. Aslında bir öteki sokakta. Kendi evi olan Atmaca sokağın bir adım yanı başında, Gül apartmanın beşinci katında, bilmediği bir ülke ve bilmediği bir yaşam vardı. Sabah kahvaltısında patates cipsi, light sütler, biftek dolmaları; oturma odasında herkesin kendi odasının harinceki yetmiş iki ekran uzaktan kumandalı, çocuk odasında pentium dört, her elbiseye uyan ayrı ayrı papuçlar; kırmızı, siyah, lacivert…
Sinema randevuları, tiyatro oyunları, viski kokteyleri, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan aile dostu baloları, ülke pazarlıkları yapılan yuvarlak masa toplantıları…
Hafzalası almıyordu. Belki tecrübesizliğinin sonucuydu bu karmaşıklığın beynini ağrıtması. Belki kaldırımlar bunları öğretmemişti. Neden acaba? Sormalıydı bu soruyu. Acaba kendisinin bu çirkefe düşmesinden korktuğu için mi anlatmamıştı kaldırımlar bunları…
Belki de kaldırımlar kendisini kandırıyordu. Ama bu olamaz, imkansız diye düşündü. Çünkü kendisini var eden sokaklardı. Sokaklar yalan söylemezdi.
Bir an yola yeniden daldı. Sıyrıldı bu kokmuş düşüncelerden, daha uğrayacağı köşebaşları, hal hatır soracağı köprü altları, kontrol edilecek çöp evler vardı…
Aldırmıyordu ayaklarına batan kırık cam parçalarına. Çünkü yaralamıyordu yüreğine batırılan zehirli hançerler kadar..
Yunus Kadakal