Parçalı bulutluysa gökyüzü, paramparça bulurdu kendi yüzünü. Sigarasından düşenle eşdeğer tuttuğu kadardı ancak, parmaklarının ellerinden uzantısı. Nasıl eziyorsa çimleri, saçları tarafından da öylesine ezilirdi. Tam da bu kadardı, ne daha az ne daha fazla.
Kendinden ıraklığı kılıyordu belki kendindeliğini. öylesine akışkandı ki, öylesine berrak... Su gibiydi, ve "gibi"nin hiç yakışmadığı cümlelerin başında da bu gelirdi. Önce kendinden korkmakla başladı ve başladığı yerde de kalakaldı. Hiç, bir adım ötesine geçemedi.
Geçemezdi.
Kendi bedeninden, tüm benliğinden soyutlanabilirdi. Söylediği her sözcüğü yumaklayıp fırlatabilir, bir anda konuşmayı unutabilirdi. Dokunmayabilir, görmeyebilir ve hatta durabilirdi. Uyuyabilirdi, uyumayabilirdi. Tüm bunları ve hatta daha fazlasını yapabilir, yapmaktan öteye geçip içine alabilirdi. Olana, bitene, bitişiktekine, iki sokak ötedekine yüz çevirebilirdi. Ama yetmezdi. Yetmedi çünkü. Yapabileceklerinin sınırına henüz uzak olsa da, biliyordu işte. Kendinden korkaklığı, kendiliğindendi ve asla yok olmayacaktı.
Fonda hep aynı ses, ve tek bir hareket. Akıyordu, durmadan dinlenmeden dökülüyordu. Dayanabilirdi çok şeye, karşı koymazdı da üstelik. Ama yazık oluyordu engellendiğinde, set çekildiğinde. Barajın fayda temeli yoktu. Birikmiyor, kuruyordu. Bunca çoğalası, taşası, geçip gidesi varken aksi sızılı bir pençeydi üzerinde. Korkuyordu ya, keşke korkusu pençelerden olsaydı. Değildi. Öyle çağlıyor, öyle dinginleşiyor ve öyle yıkıp deviriyordu ki her yeri ve her şeyi, geri dönüp baktığında bir tek kendini görüyor, geriye başka hiç bir şey kalmamış oluyordu. Bir geçmiş isteyebilirdi belki, bir gelecek sonra. Ama her yer öylesine temiz ve öylesine izsizdi ki, ölesiye yalnızdı işte. Korkuyordu, yalnızlığından mıydı, kendinden miydi yoksa sadece kendiliğinden miydi bilemiyordu.
Parçalı bulutlu olacaktı bugün de, paramparça dalmıştır belki içimize, içinize..
Özge Altun
Kendinden ıraklığı kılıyordu belki kendindeliğini. öylesine akışkandı ki, öylesine berrak... Su gibiydi, ve "gibi"nin hiç yakışmadığı cümlelerin başında da bu gelirdi. Önce kendinden korkmakla başladı ve başladığı yerde de kalakaldı. Hiç, bir adım ötesine geçemedi.
Geçemezdi.
Kendi bedeninden, tüm benliğinden soyutlanabilirdi. Söylediği her sözcüğü yumaklayıp fırlatabilir, bir anda konuşmayı unutabilirdi. Dokunmayabilir, görmeyebilir ve hatta durabilirdi. Uyuyabilirdi, uyumayabilirdi. Tüm bunları ve hatta daha fazlasını yapabilir, yapmaktan öteye geçip içine alabilirdi. Olana, bitene, bitişiktekine, iki sokak ötedekine yüz çevirebilirdi. Ama yetmezdi. Yetmedi çünkü. Yapabileceklerinin sınırına henüz uzak olsa da, biliyordu işte. Kendinden korkaklığı, kendiliğindendi ve asla yok olmayacaktı.
Fonda hep aynı ses, ve tek bir hareket. Akıyordu, durmadan dinlenmeden dökülüyordu. Dayanabilirdi çok şeye, karşı koymazdı da üstelik. Ama yazık oluyordu engellendiğinde, set çekildiğinde. Barajın fayda temeli yoktu. Birikmiyor, kuruyordu. Bunca çoğalası, taşası, geçip gidesi varken aksi sızılı bir pençeydi üzerinde. Korkuyordu ya, keşke korkusu pençelerden olsaydı. Değildi. Öyle çağlıyor, öyle dinginleşiyor ve öyle yıkıp deviriyordu ki her yeri ve her şeyi, geri dönüp baktığında bir tek kendini görüyor, geriye başka hiç bir şey kalmamış oluyordu. Bir geçmiş isteyebilirdi belki, bir gelecek sonra. Ama her yer öylesine temiz ve öylesine izsizdi ki, ölesiye yalnızdı işte. Korkuyordu, yalnızlığından mıydı, kendinden miydi yoksa sadece kendiliğinden miydi bilemiyordu.
Parçalı bulutlu olacaktı bugün de, paramparça dalmıştır belki içimize, içinize..
Özge Altun