Turnalara yol görünmüştü.
Toplan borusunu çalar gibi bir turna, hançeresini yırtarcasına bir ses çıkarmıştı. Öyle bir sesti ki bu, dert küpü mü dedirtirdi her kulak sahibine…
Artık durma zamanı değildi, kanat vurma demiydi bu dem… Dem bu demdir, dem bu dem…
Katar yola düzülmüştü…
Kanatlarını özenle ve ahenkle vuruyorlardı… Ağır bir duruşları vardı turnaların. Çelik kanatlarını raksa kaldırmışlardı. Görenler gurur deseler de bu gururun ötesinde, kendisinden emin olanlara has bir duruştu aslında…
Simdi yüksekteydiler gökyüzünün mavi atlasında birer nokta gibiydiler… Noktaları birleştirince, bir okun ucunu andırıyorlardı. Acaba gökyüzü incinir mi diye kanatlarını özenle, dikkatle vuruyor, gökyüzünden seyahatlerine dair bir muhalefet dahi gelse incinsen de incitme diyorlardı…
Turnalar haber yüklüydüler, selam yüklüydüler… Bekleyenleri vardı, gözleri yollarda olanlara, iletilecek şeyleri vardı…
Hava kurşun gibi ağırdı, havanında taşıdığı bir yük vardı… Emaneti vardı yerdekilere teslim edilecek… Yağmuru vardı… Önce deli bir rüzgâr esti… Katar karıştı… Yağdırdı yağmurunu biraz sonra turnaların yükü iyice ağırlaştı…
Her turnanın gözü eşinin üzerindeydi… Bir turna ancak çift olursa tamamlardı kendisini…
Rüzgâr biraz dinince, katar tekrar düzüldü…
Açık yeşile çalan renkleri, zarif boynu ve endamlı kanatlarıyla gökyüzünün bu gururlu yolcuları süzülüverdiler tekrar bir göl kıyısına…
Mesafelerin uzunluğu onları yıldırmaz korkutmazdı…
Korktukları tek şey vardı o da ayrılıktı…
‘’Dünyayı gezdim dolaştım, ayrılık gibi dert yoğ imiş’’ sözünü onlar öğretmişti âleme…
Bu sebeple ayrılık zulmüne uğramışlara derman olmak için mekik dokurlardı gökyüzünde…
Göl kıyısına süzülmekten maksatları, yağmurun şiddetini kesmesini beklemek hem de yoklama almaktı. Katar başı tüm turnaların karşısına geçti, içtima havasında gözleriyle sağdan sola bir tarama yaptı, boynunu burdu, kanatları çöktü birdenbire… Bir çift turna gayri mevcuttu. Her yağmurdan sonra böyle kayıpların yaşanması muhtemeldi. Yağmur turnaların ağırlığını artırınca, takatten kesilen turna sanki bir taş gibi yere çakılır, eşi de bundan sonra gökyüzünü neyleyim der, gözünü toprağa dikerdi…
Bilirlerdi ki; günde bin kez ölmenin, ayrılık koymuşlar adını…
Vefalıydılar…
Ve yine bilirlerdi ki;
Vefanın olmadığı yerde, vedaların bir anlamı yoktur…
Ferit KASIM
Toplan borusunu çalar gibi bir turna, hançeresini yırtarcasına bir ses çıkarmıştı. Öyle bir sesti ki bu, dert küpü mü dedirtirdi her kulak sahibine…
Artık durma zamanı değildi, kanat vurma demiydi bu dem… Dem bu demdir, dem bu dem…
Katar yola düzülmüştü…
Kanatlarını özenle ve ahenkle vuruyorlardı… Ağır bir duruşları vardı turnaların. Çelik kanatlarını raksa kaldırmışlardı. Görenler gurur deseler de bu gururun ötesinde, kendisinden emin olanlara has bir duruştu aslında…
Simdi yüksekteydiler gökyüzünün mavi atlasında birer nokta gibiydiler… Noktaları birleştirince, bir okun ucunu andırıyorlardı. Acaba gökyüzü incinir mi diye kanatlarını özenle, dikkatle vuruyor, gökyüzünden seyahatlerine dair bir muhalefet dahi gelse incinsen de incitme diyorlardı…
Turnalar haber yüklüydüler, selam yüklüydüler… Bekleyenleri vardı, gözleri yollarda olanlara, iletilecek şeyleri vardı…
Hava kurşun gibi ağırdı, havanında taşıdığı bir yük vardı… Emaneti vardı yerdekilere teslim edilecek… Yağmuru vardı… Önce deli bir rüzgâr esti… Katar karıştı… Yağdırdı yağmurunu biraz sonra turnaların yükü iyice ağırlaştı…
Her turnanın gözü eşinin üzerindeydi… Bir turna ancak çift olursa tamamlardı kendisini…
Rüzgâr biraz dinince, katar tekrar düzüldü…
Açık yeşile çalan renkleri, zarif boynu ve endamlı kanatlarıyla gökyüzünün bu gururlu yolcuları süzülüverdiler tekrar bir göl kıyısına…
Mesafelerin uzunluğu onları yıldırmaz korkutmazdı…
Korktukları tek şey vardı o da ayrılıktı…
‘’Dünyayı gezdim dolaştım, ayrılık gibi dert yoğ imiş’’ sözünü onlar öğretmişti âleme…
Bu sebeple ayrılık zulmüne uğramışlara derman olmak için mekik dokurlardı gökyüzünde…
Göl kıyısına süzülmekten maksatları, yağmurun şiddetini kesmesini beklemek hem de yoklama almaktı. Katar başı tüm turnaların karşısına geçti, içtima havasında gözleriyle sağdan sola bir tarama yaptı, boynunu burdu, kanatları çöktü birdenbire… Bir çift turna gayri mevcuttu. Her yağmurdan sonra böyle kayıpların yaşanması muhtemeldi. Yağmur turnaların ağırlığını artırınca, takatten kesilen turna sanki bir taş gibi yere çakılır, eşi de bundan sonra gökyüzünü neyleyim der, gözünü toprağa dikerdi…
Bilirlerdi ki; günde bin kez ölmenin, ayrılık koymuşlar adını…
Vefalıydılar…
Ve yine bilirlerdi ki;
Vefanın olmadığı yerde, vedaların bir anlamı yoktur…
Ferit KASIM