Dünyanın en zengin insanı Elon Musk, yapay zeka dünyasındaki dengeleri değiştirecek devasa bir hukuk mücadelesi başlattı. Musk, kurucuları arasında yer aldığı ancak daha sonra ayrıldığı OpenAI ve teknoloji devi Microsoft’a karşı şoke edici bir tazminat talebinde bulundu. Ünlü milyarder, bu şirketlerin kendisini dolandırdığını iddia ederek 79 milyar dolar ile 134 milyar dolar arasında değişen inanılmaz bir ödeme yapılmasını istiyor.
Musk’a Göre OpenAI İhanet Etti: Microsoft ve OpenAI İçin Şok Tazminat Talebi
Musk’ın temel iddiası, OpenAI’ın kuruluş felsefesinden tamamen uzaklaşmış olması. Şirketin başlangıçta kâr amacı gütmeyen bir vakıf olarak kurulduğunu hatırlatan Musk, Microsoft ile yapılan ortaklık sonrası bu yapının bozulduğunu belirtiyor. Ona göre, OpenAI’ın insanlığa fayda sağlama misyonunu terk edip tamamen ticari bir yapıya bürünmesi, “orijinal sözleşme kurallarının açık bir ihlali” anlamına geliyor.
Elon Musk, kuruluş aşamasında şirkete sağladığı maddi desteğin şu anki ticari başarıda büyük rol oynadığını düşünüyor. Bu nedenle, elde edilen gelirleri “haksız kazanç” olarak nitelendiriyor ve yaptığı yatırımın faiziyle birlikte kendisine iade edilmesini talep ediyor. Musk’a göre şirket, odak noktasını değiştiremez ve sadece kâr peşinde koşan bir organizasyon gibi davranamaz.
Elon Musk'ın eski partneri Ashley St. Clair, Grok'un rızası olmadan müstehcen görüntülerini oluşturduğunu açıkladı. Yapay zeka skandalı büyüyor.
Bu durum aslında yeni bir gelişme değil; Musk daha önce de OpenAI’ın gidişatını sert bir dille eleştirmişti. Şirketin ticari dönüşümünü asıl amaca yapılmış bir “ihanet” olarak gören Musk, bu konuda daha önce iki farklı dava daha açmıştı. Ancak talep edilen tazminat miktarının büyüklüğü, bu seferki davanın teknoloji tarihine geçebileceğini gösteriyor.
Siz bu devasa dava hakkında ne düşünüyorsunuz; Elon Musk haklı bir gerekçeyle mi hareket ediyor yoksa OpenAI’ın ticari bir yapıya dönüşmesi kaçınılmaz bir son muydu?
Google, yapay zeka reklamcılığı yarışında tavrını net bir şekilde ortaya koydu. Şirketin Küresel Reklamlardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Dan Taylor, Gemini uygulamasında reklam gösterme planları olmadığını resmen açıkladı. Bu açıklama, tam da rakip OpenAI’ın ChatGPT içinde reklam testlerine başlayacağını duyurduğu bir dönemde geldi. İki teknoloji devi, kullanıcılarına yaklaşım konusunda temel bir stratejik ayrım yaşıyor.
ChatGPT Reklam Testlerine Başlarken Google Tavrını Koydu
OpenAI, haftalık 800 milyon kullanıcısı olan ChatGPT’nin ücretsiz sürümünden gelir elde etmeye çalışırken, Google farklı bir yol izliyor. Google, yapay zeka asistanını ticari öğelerden uzak tutmanın kullanıcı güvenini ve rekabet avantajını koruyacağına inanıyor. Taylor, Arama motoru ve Gemini’yi rolleri birbirinden tamamen farklı olan, birbirini tamamlayıcı araçlar olarak tanımlıyor.
Google’a göre Arama motoru, yeni ürünler veya hizmetler gibi ticari ilgileri keşfetmeye yarıyor. Ancak Gemini, kullanıcıların görevleri oluşturmasına, analiz etmesine ve tamamlamasına odaklanan kişisel bir asistan olarak konumlanıyor. Bu nedenle Google, reklam çalışmalarını doğrudan Gemini yerine, aylık 2 milyardan fazla kullanıcıya hizmet veren AI Overviews (Yapay Zeka Özetleri) gibi arama tabanlı ürünlerine yönlendiriyor.
Google Gemini, Kişisel Zeka özelliği ile Gmail, Fotoğraflar ve YouTube geçmişinizi analiz ederek kişiselleştirilmiş yanıtlar sunmaya başlıyor.
Öte yandan OpenAI, ABD’deki kullanıcılar için ChatGPT yanıtlarının altında reklam testlerine başlayacağını duyurdu. Şirket ayrıca, içinde reklam barındıran ve aylık 8 dolar ücreti olan ChatGPT Go isimli yeni bir abonelik katmanını da başlattı. Sadece aylık 20 dolar veya daha fazla ödeme yapan premium aboneler reklamsız deneyime devam edebilecek. Teknoloji analistleri, OpenAI’ın bu hamlesinin kullanıcıları reklamsız bir deneyim sunan Gemini’ye itebileceğini öngörüyor.
Finansal açıdan bakıldığında Google’ın kârlı arama reklamcılığı işi ona büyük bir esneklik sağlıyor. Ancak OpenAI’ın yıllık milyarlarca dolar harcama yaptığı ve nakit ihtiyacının 2026 yılında 17 milyar dolara ulaşmasının beklendiği raporlanıyor. Google ise Gemini’nin aylık aktif kullanıcı sayısının 650 milyona ulaşmasıyla, hızla büyüyen kullanıcı tabanını kaybetmemek adına kısa vadeli reklam gelirinden vazgeçmeye istekli görünüyor.
Apple dünyasında sızıntılar durmaksızın devam ederken, ünlü analist Jeff Pu tarafından ortaya atılan yeni iddialar, teknoloji dünyasında büyük bir heyecan yarattı. Paylaşılan son raporlar ve görseller, Apple’ın gelecekteki amiral gemisi serisi iPhone 18 ailesi ve merakla beklenen katlanabilir modeli hakkında oldukça detaylı teknik veriler sunuyor. Sızdırılan bu bilgilere göre Apple, donanım tarafında çok ciddi bir performans artışına gitmeye hazırlanıyor.
iPhone 18 Pro ve iPhone Fold Özellikleri Sızdı: Tasarım Baştan Aşağı Değişiyor
Paylaşılan görsellerde dikkat çeken ilk detay, serinin güç kaynağı ile ilgili. Hem iPhone 18 Pro modellerinin hem de iPhone Fold isimli katlanabilir cihazın, A20 Pro çip ile güçlendirileceği belirtiliyor. Bu güçlü işlemciye, çoklu görevlerde ve yapay zeka işlemlerinde performansı artıracak olan 12GB RAM kapasitesinin eşlik edeceği görülüyor. Bağlantı tarafında ise cihazların Apple C2 modem teknolojisini kullanacağı ve bu sayede çok daha hızlı ve verimli bir veri bağlantısı sunacağı iddia ediliyor.
Tasarım tarafında ise kullanıcıları şaşırtacak radikal bir değişiklik göze çarpıyor. iPhone 18 Pro ve Pro Max modellerinin görsellerinde, mevcut Dynamic Island yapısının yerine ekranın sol üst köşesine konumlandırılmış kamera deliği tasarımı dikkat çekiyor. Metinlerde “Küçük Dynamic Island” ifadesi yer alsa da, görseldeki bu tasarım değişikliği Apple’ın ekran-gövde oranını artırmak için yeni bir yol izleyebileceğini gösteriyor. iPhone 18 Pro modelinin 6.3 inç, iPhone 18 Pro Max modelinin ise 6.9 inç ekran boyutuna sahip olacağı belirtiliyor.
iPhone 18 ekran özellikleri sızdırıldı! Tüm modellerde 120Hz LTPO, ekran altı Face ID ve yeni iPhone Air 2 hakkında tüm detaylar burada.
Kamera ve malzeme kalitesi tarafında da önemli veriler mevcut. Pro modellerinin arka tarafında üçlü 48MP kamera kurulumu yer alırken, ön tarafta 18MP selfie kamerası bulunacak. İlginç bir şekilde, Pro modellerinin gövde malzemesi olarak Alüminyum kullanılacağı bilgisi yer alıyor. Güvenlik tarafında ise bu modellerde yine Face ID teknolojisinin kullanılmaya devam edileceği görülüyor.
Sızıntının en heyecan verici kısmı şüphesiz iPhone Fold. Katlanabilir modelin açıldığında 7.8 inç, kapandığında ise 5.3 inç büyüklüğünde ekranlara sahip olacağı iddia ediliyor. Pro modellerinden farklı olarak bu cihazda Face ID yerine Touch ID kullanılacağı ve malzeme yapısının Titanyum ve Alüminyum karışımından oluşacağı belirtiliyor. Ayrıca iPhone Fold’un çift 48MP arka kamera ve çift 18MP ön kamera ile geleceği söyleniyor. Tüm bu modellerin tanıtım tarihi olarak ise klasikleşmiş olan Eylül ayı işaret ediliyor.
iPhone 18 Pro ve Fold özellikleri sızdı. Jeff Pu raporuna göre Eylül 2026'da gelecek modeller A20 çip ve 12GB RAM sunacak.
Apple’ın bu radikal tasarım değişiklikleri ve katlanabilir telefon hamlesi hakkında siz ne düşünüyorsunuz, sizce kamera deliği tasarımı Dynamic Island’dan daha iyi bir tercih mi?
Buluta attığımız bir fotoğrafın veya sabit diske kopyaladığımız bir projenin kıyamete kadar orada kalacağı gibi garip bir inanca sahibiz. Belki bazılarımız bunu hiç sorgulamamıştır bile. Oysa dijital dünya, fiziksel dünyamızdan daha kırılgan. Müzelerdeki binlerce yıllık papirüsleri okuyabiliyoruz ancak 15 yıl önce CD’ye yazdırdığınız o tatil fotoğraflarını kurtarmak için muhtemelen profesyonel bir yardım almanız gerekir. Teknoloji dünyasının halı altına süpürdüğü en büyük krizlerden birine “Bit Rot” yani bit çürümesi kavramına gelin yakından bakalım.
Sorun sadece medyanın fiziksel bozulması değil. Evet, SSD’ler uzun süre elektriksiz kaldığında hücrelerindeki elektron yükünü kaybeder ve veri uçar. Mekanik disklerin motorları sıkışır. Ama asıl tehlike “format” eskimesidir. Bugün rahatça açtığınız bir .docx dosyasının veya özel bir RAW formatının 30 yıl sonra hangi yazılımla açılacağını kimse garanti edemez. NASA’nın 1970’lerdeki Viking görevlerinden kalan verileri okuyabilmek için, emekli mühendisleri göreve çağırıp ölü dilleri (eski kodlama dillerini) çözdürmek zorunda kaldığını biliyor muydunuz? Maalesef bizim kişisel arşivlerimiz için böyle bir kurtarma ekibi görevlendirme şansımız olmayacak.
Veri arkeolojisi kavramı tam da burada devreye giriyor. Geleceğin tarihçileri, 21. yüzyılı “Dijital Karanlık Çağ” olarak adlandırabilir çünkü ürettiğimiz her şey, okunması için çok spesifik donanım ve yazılım gerektiren, son derece dayanıksız manyetik alanlara hapsolmuş durumda. Bir kil tabletin üzerine kazınan bilgi, hiçbir enerjiye veya dekodere ihtiyaç duymadan 5000 yıl dayanabilirken, bizim “kalıcı” sandığımız dijital mirasımız tarih ölçeğini düşündüğümüzde yitip gitmeye mahkum.
Peki çözüm ne? Evet “yedek almak” yeterli değil. Veriyi göç ettirmek (migration) gerekiyor. Ortalama olarak, her 5 yılda bir verilerinizi yeni bir formata ve yeni bir medyaya taşımak güzel bir bireysel çözüm olabilir; eğer bulut hizmeti kullanıyorsanız bunu sizin yerinize yapmakta olduklarını düşünerek bir miktar rahatlayabilirsiniz. Ancak çekmecenizdeki sabit diskin yaşlandığını unutmayın. Belki de, kalıcılığını önemsediğiniz bir ilan-ı aşk epostasını kaliteli bir kağıda yazdırmayı ya da çocukluk fotoğrafınızın çıktısını almayı düşünmenin zamanı gelmiştir.
Uzun bir uçuşta yan arka koltuktaki bebek ağlıyorsa veya tren raylarının ritmi müziği bastırıyorsa, imdadımıza aktif gürültü engelleme yetişiyor. Çoğu yeni nesil kulaklık artık bu “sihirli” sessizliği sağlayabiliyor. Modern zamanlarda kullanmaya başladığımız bu teknolojinin kökleri şaşırtıcı şekilde eskiye dayanıyor.
1933’te Alman araştırmacı Paul Lueg, havadaki ses titreşimlerini ters fazda başka ses dalgalarıyla bastırmak için bir patent başvurusu yaptı . Patent 1936’da onaylanmıştı ancak o dönemin elektronik imkanları ses dalgalarını analiz edip yeniden üretmek için yeterince hızlı değildi; düşünce raflarda kaldı. 1950 ’lere gelindiğinde, havacılık alanındaki mühendis Lawrence Fogel, helikopter pilotlarının kokpit gürültüsünü azaltmak için aktif gürültü engelleme üzerine bir dizi patent hazırladı ve böylece ilk ANC (active noise cancellation) kulaklık sistemlerini geliştirdi . Bu sistemler fazın tersini üreterek motor uğultusunu azaltıyor ve pilotların telsizle daha net konuşmasını sağlıyordu. 1978’de ise Dr. Amar Bose bir uçak yolculuğu sırasında jet motorlarının uğultusundan kurtulmanın yollarını düşünmeye başladı; uçaktan iner inmez araştırma ekibini topladı ve gürültü engelleme teknolojisini tüketici kulaklıklarına taşıyan serüven başladı .
ANC yalnızca tarihi bir merak değil, aynı zamanda basit bir fizik prensibine dayanır. Gürültü, havada basınç dalgaları olarak hareket eder. Bir kulaklığın mikrofonu ortamdaki gürültüyü toplar, dahili devre bu dalgaların genliğini ve fazını analiz eder ve ters fazda (antifaz) yeni bir ses dalgası üretir. Ters fazlı dalga, orijinal dalganın tepeleri ve çukurlarıyla çakışınca yok edici girişim oluşur ve sesler birbirini söndürür . Modern sistemler analog devreler veya sayısal sinyal işleme ile bu ters dalgayı sürekli üretir, böylece düşük frekanslı uğultular neredeyse tamamen yok olur.
Gürültü engellemenin popülerleşmesinde askeri projeler önemli rol oynadı. 1978’de ABD hükümeti, jet pilotları ve NASA astronotlarının yüksek motor gürültüsüne rağmen yerle iletişimi sürdürebilmesi için bir ses şirketinden teknoloji geliştirmesini istedi. Bu çalışmalar sonucunda ANC 1986’da askeri kulaklıklarda kullanılmaya başladı ve daha sonra tüketici ürünlerine yayıldı. Yıllar içinde teknoloji olgunlaştı; artık kulaklıklarımız ortam sesini sürekli dinliyor, ters dalgaları üretiyor ve gürültüyü azaltıyor .
Düşük frekanslarda başarı yüksek olsa da, yüksek frekanslı ve düzensiz seslerde ANC’nin performansı sınırlı kalıyor çünkü sistem dış sesleri analiz edip tam zamanında ters dalga üretmekte zorlanıyorlar. Gelecekte uyarlanabilir algoritmalar ve makine öğrenimi ile gürültü engellemenin yüksek frekanslarda daha da başarılı olması bekleniyor. Bilim ve mühendisliğin bir araya gelişi sayesinde, artık “gürültüsüz” bir dünya kulağımızın ucunda.
Nvidia CEO’su Jensen Huang, yazılım mühendisliğinin geleceği için oldukça radikal ve dikkat çekici bir vizyon ortaya koyuyor: hiç kod yazılmayan bir gelecek. Yakın zamanda katıldığı bir podcast yayınında konuşan Huang, 3 trilyon dolarlık çip üreticisi Nvidia’daki her mühendisin artık Cursor adlı yapay zeka kodlama asistanını kullandığını açıkladı. Huang’ın nihai hedefi ise mühendisleri kod yazma yükünden tamamen kurtarmak.
Nvidia’da Yeni Dönem: Her Mühendis Yapay Zeka Asistanı Kullanıyor
Huang, mühendislerin hiç kod yazmadığı ve sadece keşfedilmemiş problemleri çözmeye odaklandığı bir senaryonun kendisine büyük bir mutluluk vereceğini belirtiyor. Bu yaklaşım, Huang’ın son dönemde sıkça dile getirdiği “Amaç ve Görev” ayrımına dayanıyor. Ona göre kodlama sadece bir görevi yerine getirme aracı iken, bir mühendisin asıl amacı problemleri tespit edip çözüme kavuşturmaktır.
Şirket içindeki yapay zeka benimsenmesi konusunda da oldukça ısrarcı olan Huang, bazı yöneticilerin ekiplerine yapay zeka kullanımını azaltmaları yönünde baskı yaptığını öğrendiğinde sert bir tepki gösterdi. Yöneticilere “Çıldırdınız mı?” diye soran CEO, otomatikleştirilmesi mümkün olan her görevin yapay zeka tarafından yapılmasını istediğini net bir dille ifade etti. Huang, çalışanlarına işsiz kalmayacaklarını, aksine daha iddialı işler yapacaklarını vaat ediyor.
Nvidia'nın popüler ekran kartı RTX 5070 Ti'ın üretimi küresel RAM krizi nedeniyle durduruluyor. Asus doğruladı, RTX 5060 Ti da tehlikede.
Konuyu netleştirmek için radyoloji örneğini veren Huang, yapay zeka öncüsü Geoffrey Hinton’ın geçmişteki tahminlerinin aksine radyologların işsiz kalmadığını hatırlattı. Makinelerin taramaları okumasıyla birlikte radyologların sayısı azalmadı, tam tersine 2015’ten bu yana maaşları %48 oranında arttı. Huang’a göre tarama okumak sadece bir görevdi, asıl amaç ise hastalığı teşhis etmek ve tedaviyi yönlendirmektir.
Ancak teknoloji dünyasındaki herkes Huang’ın bu heyecanını paylaşmıyor. Nvidia’nın benimsediği ve şu an 29,3 milyar dolar değer biçilen Cursor aracının CEO’su Michael Truell bile temkinli konuşuyor. Truell, geliştiricilerin kodu incelemeden yapay zekaya yazılım inşa ettirdiği durumlara karşı uyarılarda bulunuyor. Gözü kapalı bir şekilde yapay zekaya güvenmenin temelleri sarsabileceğini ve projelerin çökmesine neden olabileceğini belirtiyor.
Benzer bir şüphecilik eski Tesla Yapay Zeka Direktörü Andrej Karpathy’den de geldi. Karpathy, yapay zeka ajanlarının henüz yeterince iyi çalışmadığını ve kendi projesini büyük ölçüde elle yazmak zorunda kaldığını itiraf etti. Ayrıca Temmuz 2025’te yapılan bir araştırma, yapay zeka araçlarını kullanan deneyimli geliştiricilerin aslında %19 daha yavaş çalıştığını, buna rağmen kendilerini %20 daha hızlı hissettiklerini ortaya koydu. Bu veriler, Huang’ın hayal ettiği kodsuz geleceğin tahmin edilenden biraz daha uzak olabileceğini gösteriyor.
Siz Jensen Huang’ın bu radikal vizyonuna katılıyor musunuz; gelecekte mühendisler tamamen kod yazmayı bırakıp sadece problem çözmeye mi odaklanacak?
Epic Games Store, sunduğu geniş oyun kütüphanesi ve her hafta dağıttığı ücretsiz oyunlarla PC oyuncularının en sık ziyaret ettiği platformlardan biri haline geldi. Platform büyüdükçe sosyal bir etkileşim alanına dönüşse de, bazen sadece kendi başımıza kalmak isteyebiliyoruz. Kimi zaman arkadaşlarımızdan mesaj almadan ya da ne oynadığımız bilinmeden oyunun keyfini çıkarmak en doğal hakkımız.
Epic Games Offline Olma Rehberi: Arkadaşlara Görünmeden Oyun Oynama
Ancak ne yazık ki, Epic Games başlatıcısında Steam veya PlayStation 5 gibi platformlarda bulunan tek tuşla “Çevrimdışı Görün” seçeneği şu an için mevcut değildir. Yine de sistemin çalışma mantığını kullanarak arkadaş listenizde çevrimdışı görünmenin ve gizliliğinizi korumanın bazı dolaylı yolları bulunmaktadır.
Bu yöntemlerden en etkilisi platformun çevrimdışı mod özelliğini kullanmaktır. İşlemi gerçekleştirmek için öncelikle bilgisayarınızda Epic Games başlatıcısını açın. Ekranın sağ üst köşesinde yer alan Profil simgenize tıklayın. Açılan menüde “Çevrimdışı Modu ile Gezinmeyi Etkinleştir” (Enable Offline Mode Browsing) seçeneğinin yanındaki kutucuğu işaretlediğinizden emin olun. Bu ayarı yaptıktan sonra bilgisayarınızın internet bağlantısını kesip başlatıcıyı yeniden açtığınızda kütüphanenize erişmeye devam edebilirsiniz.
Bu yöntemin en büyük dezavantajı, internet bağlantısını kestiğiniz için çevrimiçi çok oyunculu oyunları oynayamayacak olmanızdır. Sadece hikayeli ve tek kişilik oyunlar için ideal bir çözümdür. Bir diğer alternatif ise hesabınıza hiç giriş yapmadan oyunları açmaktır; fakat bu durum oyun ilerlemelerinizin buluta kaydedilmesini engelleyeceği için veri kaybı riski taşımaktadır. Ayrıca oynadığınız oyunun kendi ayarlar menüsünde bir “görünmezlik” seçeneği olup olmadığını kontrol etmek de faydalı olabilir. Epic Games resmi bir güncelleme getirene kadar kullanabileceğiniz en güvenilir yöntemler bunlardır.
Anthropic, 12 Ocak Pazartesi günü masaüstü yapay zeka ajanı Claude Cowork’u tanıttı. Şirketin aylık 100-200 dolar bandındaki Max abonelik planına dahil olan bu araç, şu an için yalnızca Mac kullanıcılarına bir araştırma ön izlemesi olarak sunuluyor. Claude Cowork, kullanıcıların bilgisayarlarındaki belirli klasörlere erişerek dosyaları organize etme, belge taslağı hazırlama ve ofis görevlerini minimum gözetimle otomatikleştirme yeteneğine sahip. Bu lansman, şirketin sadece sohbet eden bir yapay zekadan, çok adımlı iş akışlarını yürütebilen otonom ajanlara geçiş yaptığını işaret ediyor. Sadece komutlara yanıt vermek yerine görevleri planlayan ve uygulayan bu sistem, bir bota yazmaktan ziyade bir çalışma arkadaşına iş devretmeye benzetiliyor.
Anthropic’in Yeni Ajanı Claude Cowork ve Ortaya Çıkan Güvenlik Açıkları
Bu yeni aracın en dikkat çekici yanlarından biri, geliştirilme sürecindeki yapay zeka faktörü oldu. Anthropic çalışanları, Claude Cowork’un büyük bir kısmının şirketin diğer aracı Claude Code tarafından inşa edildiğini doğruladı. Projenin kodlarının neredeyse tamamı yapay zeka tarafından oluşturulurken, geliştirici ekip zamanını kod yazmaktan çok ürün ve mimari seçimlerine harcadı. Yaklaşık bir buçuk haftada tamamlanan proje için ekip, kullanıcıların Claude ile etkileşime girmesini hayal ettikleri yöntemi kullanarak, yani ihtiyaçları belirtip uygulamasını isteyerek aracı inşa ettiklerini belirtti.
Cowork fikri, kullanıcıların Claude Code aracını tatil planlaması, e-posta organizasyonu ve bitki takibi gibi programlama dışı görevler için kullandığının fark edilmesi üzerine ortaya çıktı. Komut satırı uzmanlığı gerektirmeyen bu yeni araç, kullanıcıların klasörleri seçip isteklerini düz bir dille ifade edebildikleri grafiksel bir arayüz sunuyor. Böylece teknik bilgisi olmayan kullanıcılar da yapay zekanın otonom yeteneklerinden faydalanabiliyor.
Anthropic CEO'su Amodei, Claude modellerinin kodlarının 'ının yapay zeka tarafından yazıldığını açıkladı. Yazılım dünyasındaki büyük değişim başladı.
Ancak lansmandan sadece birkaç gün sonra güvenlik araştırmacıları yeni araçta ciddi açıklar tespit etti. Yapay zeka güvenlik firması PromptArmor, Cowork’un “prompt injection” saldırılarıyla hassas dosyaları kullanıcının onayı olmadan dışarı sızdırmak için kullanılabileceğini açıkladı. Bu saldırı türü, belgelerin içine gizlenen kötü niyetli talimatlarla çalışıyor ve dosyaların saldırganın hesabına yüklenmesine neden olabiliyor. Benzer bir güvenlik açığı geçen Ekim ayında Claude Code için de rapor edilmişti ancak Anthropic sorunu tam olarak gidermemişti. Şirket riski kabul ederek sanal makine izolasyonunu iyileştirecek bir güncelleme yayınlamayı planlıyor.
Güvenlik araştırmacısı Simon Willison, teknik bilgisi olmayan kullanıcılardan “şüpheli eylemleri” fark etmelerini beklemenin adil olmadığını belirterek Anthropic’in yaklaşımını eleştirdi. Öte yandan duyuru finansal piyasaları da etkiledi. Salesforce ve Adobe gibi yazılım devlerinin hisselerinde düşüşler yaşanırken, Cowork’un kurumsal üretkenlik alanında Microsoft Copilot ile daha doğrudan bir rekabete girdiği görülüyor. Analistler, genel amaçlı ajanların geleneksel kurumsal yazılımların veri ölçeğini henüz kolayca kopyalayamayacağını belirtse de piyasada bir dalgalanma mevcut.
Claude Cowork bilgisayarınızı yönetecek. Anthropic'in dosya düzenleyen yeni yapay zeka asistanı hakkındaki detaylar haberimizde.
Şu an için sadece macOS üzerinde çalışan ve tek seferde tek bir klasöre erişim gibi kısıtlamaları bulunan araç, henüz geliştirme aşamasında olduğunu hissettiriyor. Anthropic gelecekte daha geniş bir dağıtım ve ek özellikler planlıyor. Güvenlik endişeleri ve otonom yetenekler bir arada düşünüldüğünde, siz bilgisayarınızın kontrolünü ve dosyalarınızı bir yapay zeka ajanına teslim etmeye ne kadar sıcak bakıyorsunuz?
Pokémon dünyası… Neredeyse hepimizin çocukluğunda veya gençliğinde bir şekilde dokunduğu, devasa bir evren. Yıllar geçse de yeni oyunlarla, yeni Pokémon’larla heyecanını hiç kaybetmiyor. Peki ya resmi oyunların sunduğu maceralar size yetmemeye başladıysa? İşte tam bu noktada, oyunun en tutkulu hayranları tarafından yaratılan bir dünya devreye giriyor: Pokémon ROM hackleri. Bu yazımızda, sizi resmi oyunların sınırlarının ötesine taşıyacak, yepyeni hikayeler, zorluklar ve hatta tamamen farklı evrenler sunan en iyi fan yapımı Pokémon oyunlarını mercek altına alıyoruz. Kemerlerinizi bağlayın, çünkü bildiğiniz Pokémon deneyimini baştan yazan bu efsanelere dalıyoruz!
Pokémon ROM Hackleri Neden Bu Kadar Seviliyor?
Öncelikle bu sorunun cevabını verelim. Bir ROM hack’i, en basit tanımıyla, mevcut bir oyunun (genellikle Game Boy Advance oyunları olan FireRed veya Emerald gibi) kodlarının değiştirilerek yeni bir oyun yaratılmasıdır. Peki bu hayran yapımı oyunları bu kadar özel kılan ne? Bizce birkaç temel sebebi var. Birincisi nostalji ve modernizasyon. Çocukluğumuzun efsane oyunlarını, günümüz mekanikleriyle (Fiziksel/Özel saldırı ayrımı, yeni yetenekler, Mega Evrimler vb.) oynamak harika bir duygu. İkincisi, yepyeni ve özgün hikayeler. Bazı ROM hack’ler, sizi daha önce hiç görmediğiniz bölgelere götürüyor ve sizi karanlık, olgun temalara sahip senaryoların içine çekiyor. Üçüncüsü ise artan zorluk seviyesi. Resmi oyunların kolaylığından sıkılanlar için “Nuzlocke” gibi meydan okumalar sunan veya yapay zekası çok daha gelişmiş olan hack’ler adeta birer nimet.
Mutlaka Göz Atmanız Gereken Fan Yapımı Pokémon Efsaneleri
Lafı daha fazla uzatmadan, sizler için derlediğimiz en iyi Pokémon ROM hackleri listemize geçelim. Bu listedeki her bir oyun, yaratıcısının seriye olan sevgisini ve emeğini yansıtıyor.
Pokémon Light Platinum: Yepyeni Bir Macera Arayanlara
Eğer tamamen özgün bir Pokémon deneyimi arıyorsanız, Pokémon Light Platinum başlamak için en doğru yerlerden biri. Pokémon Ruby tabanlı bu oyun, sizi Zhery adında yepyeni bir bölgeye götürüyor. Sadece yeni bir harita değil, aynı zamanda yeni gym liderleri, yeni rakipler ve özgün bir hikaye sunuyor. İçerisinde 1. nesilden 4. nesle kadar tüm Pokémon’ları barındırması ve görsel olarak oldukça cilalı olması, onu en popüler hack’lerden biri yapıyor. Geleneksel “8 rozet topla, ligi fethet” formülünü seven ama bunu taptaze bir dünyada yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan.
Pokémon Ash Gray: Anime Macerasını Bizzat Yaşayın
“Keşke Ash’in yerine geçip o ilk efsanevi macerayı yaşayabilsem,” diyenlerden misiniz? O zaman Pokémon Ash Gray tam size göre. Bu Pokémon FireRed hack’i, animenin ilk sezonunu neredeyse birebir oyuna aktarıyor. Oyuna başladığınızda, tıpkı Ash gibi geç kalıyorsunuz ve size tek seçenek olarak Pikachu kalıyor. Yolculuğunuz boyunca Misty ve Brock size katılıyor, Spearow sürüsünden kaçıyor ve animedeki ikonik anları yeniden yaşıyorsunuz. Serinin animesine gönül vermiş herkesin mutlaka denemesi gereken, duygu dolu bir yapım. Ne yazık ki oyunun tam olarak bitirilmediğini ve Orange Islands macerasının bir noktasında sona erdiğini de belirtelim.
Pokémon Emerald Rogue: Sınırsız Tekrar Oynanabilirlik
İşte karşınızda “Bunu neden Nintendo daha önce akıl edemedi?” dedirten bir şaheser: Pokémon Emerald Rogue. Bu oyun, bildiğimiz Pokémon formülünü alıp bir “roguelite” yapısına sokuyor. Her maceranızın rastgele oluşturulduğu, her denemenizin farklı bir tecrübe sunduğu bu hack, inanılmaz derecede bağımlılık yapıcı. Her oyuna başladığınızda farklı başlangıç Pokémon’ları, rastgele rotalar ve farklı eğitmenlerle karşılaşıyorsunuz. Yenildiğinizde ise ana üsse geri dönüp her şeye baştan başlıyorsunuz, ancak kalıcı geliştirmelerle bir sonraki denemeniz daha kolaylaşıyor. Pokémon’u stratejik bir hayatta kalma oyunu gibi oynamak isteyenler için eşsiz bir deneyim.
Pokémon Nameless: Karanlık ve Olgun Bir Hikaye
Pokémon dünyasının her zaman neşeli ve renkli olmadığını düşünenler için Pokémon Nameless, seriye çok daha karanlık bir bakış açısı getiriyor. Bir imparatorluktan kaçmaya çalışan genç bir kızı yönettiğimiz bu oyun, klasik “Pokémon Ligi şampiyonu ol” hikayesinden çok uzakta. Hikaye oldukça ağır ve yoğun temalara sahip. Karakterlerin motivasyonları daha derin ve dünya çok daha acımasız. Eğer Pokémon evreninde geçen ama daha çok yetişkinlere hitap eden, sürükleyici bir senaryo arıyorsanız, bu FireRed hack’i sizi kesinlikle etkileyecektir.
Çapraz Evren Harikaları: DBZ & One Piece Pokémon’da!
Bazen en iyi fikirler, iki harika dünyayı birleştirmekten doğar. İşte bu başlık altındaki oyunlar da tam olarak bunu yapıyor ve Pokémon oynanışını sevdikleri diğer animelerle birleştiriyor. Dragon Ball Z: Team Training, Pokémon’ların yerini Goku, Vegeta, Krillin gibi Z Savaşçılarının aldığı çılgın bir konsept sunuyor. Vahşi bir Nappa yakalamak veya gym lideri Bulma ile savaşmak, tarif edilemez bir keyif. Benzer şekilde Pokémon One Piece de sizi Hasır Şapka Korsanları ile Kanto’da bir maceraya çıkarıyor. Bu iki oyun da temelinde FireRed‘in birer kostüm giydirilmiş hali olsa da, sevdikleri serilerin hayranları için kaçırılmayacak eğlenceli deneyimler sunuyorlar.
Gördüğünüz gibi, Pokémon ROM hackleri dünyası, resmi oyunların sunabileceğinden çok daha fazlasını barındıran, yaratıcılıkla dolu bir okyanus. Bu listede sadece buzdağının görünen yüzünü ele aldık. Sizi bekleyen yüzlerce farklı macera var.
Peki, bu Pokémon ROM hackleri hakkındaki sizin görüşleriniz neler? Düşüncelerinizi yorumlarda bizimle paylaşın!
Teknoloji dünyası, devasa masaüstü kasalarından avuç içine sığabilen güç merkezlerine doğru hızla evriliyor. 2026 yılı itibarıyla mini bilgisayarlar artık sadece temel görevler için kullanılan zayıf alternatifler değil, tam teşekküllü birer yapay zeka iş istasyonu haline geldi. Bu kompakt makineler, inanılmaz bir gücü küçük kasalara sığdırırken, yüzeyin altında iki farklı felsefenin derin mücadelesi yatıyor: Intel’in modüler vizyonu ve Apple’ın dikey entegrasyon yaklaşımı. Günümüzde doğru bir yapay zeka mini PC seçimi yapmak, ne yaptığınızdan çok nasıl çalıştığınızla ilgili bir karar haline geldi.
Yapay Zeka Mini PC Arenasında İki Dev: Intel ve Apple
Kompakt bilgisayar pazarında rekabet her zamankinden daha kızgın. Bir yanda Windows ekosisteminin esnekliğini ve özelleştirme imkanlarını sonuna kadar kullanan Intel tabanlı sistemler, diğer yanda ise donanım ve yazılımı kusursuz bir uyumla birleştiren Apple’ın Mac Mini serisi bulunuyor. Her iki platform da yapay zeka, içerik üretimi ve profesyonel iş akışları için iddialı çözümler sunuyor. Ancak bu çözümlere ulaşırken izledikleri yollar, kullanıcı deneyimini temelden değiştiriyor. Bu nedenle, karar vermeden önce her iki platformun da sunduğu avantajları ve dezavantajları dikkatlice incelemek büyük önem taşıyor.
Bu kapsamlı rehberde, Intel Core Ultra işlemcili yapay zeka PC’leri ile Apple’ın M5 serisi işlemcili Mac Mini’lerini karşılaştırarak, hangi platformun sizin ihtiyaçlarınıza daha uygun olduğunu belirlemenize yardımcı olacağız.
Intel Core Ultra: Modülerlik ve Sınırsız Esneklik
Intel’in Core Ultra serisi işlemcileri etrafında şekillenen mini PC’ler, kompakt bir Windows makinesinin sınırlarını zorluyor. Asus, Geekom ve Minisforum gibi markaların öncülük ettiği bu akım, güçlü yapay zeka hızlandırma yeteneklerini, kullanıcı tarafından servis edilebilir bileşenler ve açık standartlarla birleştiriyor. Bu platformun en büyük cazibesi ise şüphesiz modüler yapısıdır.
Intel tabanlı mini PC’lerin sunduğu temel avantajlar şunlardır:
Yükseltme Özgürlüğü: Çoğu model, 96 GB’a kadar DDR5 RAM desteği ve çift M.2 SSD yuvası gibi etkileyici özellikler sunar. Bu, yerel yapay zeka veri setleri oluşturmak, büyük dil modellerini (LLM) eğitmek veya buluta ihtiyaç duymadan 8K video düzenlemek isteyen profesyoneller için paha biçilmez bir avantajdır. Donanımınızı gelecekteki ihtiyaçlarınıza göre güncelleyebilmek, cihazınızın eskimemesi için önemli bir güvencedir.
Harici Ekran Kartı (eGPU) Desteği: Apple ekosisteminde bulunmayan en kritik özelliklerden biri de GPU özgürlüğüdür. Thunderbolt 5 ve Oculink gibi modern bağlantı noktaları sayesinde, bu mini PC’ler harici ekran kartı kutularına bağlanabilir. Bu sayede, sessiz bir ofis bilgisayarını bir anda yüksek performanslı bir oyun canavarına veya render istasyonuna dönüştürebilirsiniz.
Geniş Ekosistem ve Uyumluluk: Intel, yapay zeka alanında açıklığı benimser. İster PyTorch, TensorFlow veya ONNX gibi popüler kütüphanelerle çalışın, ister Windows’a özgü DirectML veya Linux’taki OpenVINO gibi araçları kullanın, ekosistem geniş bir yelpazeyi destekler. Ayrıca, mühendislik veya finans gibi sektörlerde hala eski Windows uygulamalarına bağımlı olan kurumsal kullanıcılar için bu platform, taviz vermeden en iyi performansı sunar.
Apple Silicon M5: Entegre Güç ve Sessiz Verimlilik
Apple ise tamamen zıt bir yaklaşım benimsiyor: Her şeyi kontrol et, her şeyi optimize et. Apple’ın en yeni M5 serisi yongaları üzerine inşa edilen Mac Mini, modüler bir yapıya sahip değil, çünkü Apple’a göre buna ihtiyacı yok. Bu platformun asıl gücü, donanım ve yazılımın mükemmel entegrasyonundan geliyor.
Apple Silicon tabanlı Mac Mini’nin öne çıkan özellikleri ise şunlardır:
Birleşik Bellek Mimarisi: Apple’ın en büyük kozu, “birleşik bellek” (unified memory) mimarisidir. Geleneksel sistemlerin aksine, CPU, GPU ve Neural Engine (Yapay Sinir Ağı Motoru) için ayrı RAM havuzları kullanmak yerine, tüm birimler tek bir yüksek bant genişliğine sahip bellek havuzunu paylaşır. Sonuç olarak, yapay zeka görevleri, 4K video düzenleme ve müzik prodüksiyonu gibi işlemlerde, daha düşük bellek kapasitelerinde bile şaşırtıcı derecede verimli bir performans elde edilir.
Sessiz ve Serin Çalışma: Intel tabanlı mini PC’ler, yapay zeka ile görüntü oluşturma gibi yoğun görevler altında fanlarını son devirde çalıştırırken, Apple Silicon işlemcili bir Mac Mini neredeyse tamamen sessiz kalır. Bu özellik, özellikle ses kaydı yapılan stüdyolar, kütüphaneler veya paylaşımlı ofis alanları gibi sessizliğin kritik olduğu ortamlar için büyük bir avantajdır.
Optimize Edilmiş Yazılım Ekosistemi: Zaten Apple ekosistemine dahil olan geliştiriciler ve yaratıcı profesyoneller için Mac Mini, rakipsiz bir deneyim sunar. Final Cut Pro, Logic, Xcode ve Adobe’nin Mac için optimize edilmiş Creative Suite uygulamaları bu makinelerde adeta uçar. Eğer iOS veya visionOS platformları için uygulama geliştiriyorsanız, bir Mac kullanmak sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.
Peki, Hangi Platform Sizin İçin Doğru?
Her iki platform da hiç olmadığı kadar güçlü, ancak yapacağınız seçim sadece bir performans testinin sonuçlarından ibaret olmamalı; doğrudan iş akışınızı ve alışkanlıklarınızı yansıtmalıdır. Kararınızı kolaylaştırmak için özetleyelim:
Intel Ultra Mini PC’yi seçin, eğer:
Donanımınızı sık sık yükseltmek ve özelleştirmek istiyorsanız.
Oyun oynamak veya 3D render almak için harici bir ekran kartına ihtiyaç duyuyorsanız.
İşiniz gereği belirli Windows uygulamalarına veya geniş bir yazılım yelpazesine bağımlıysanız.
Yerel olarak büyük yapay zeka modelleri çalıştırmayı ve denemeler yapmayı planlıyorsanız.
Apple Mac Mini’yi seçin, eğer:
Kutudan çıktığı gibi sorunsuz çalışan, basit ve güvenilir bir sistem istiyorsanız.
Video düzenleme, müzik prodüksiyonu veya uygulama geliştirme gibi yaratıcı işlerle uğraşıyorsanız.
Sessiz ve serin çalışan bir bilgisayar sizin için öncelikliyse.
Zaten bir iPhone, iPad veya başka bir Apple cihazına sahipseniz ve ekosistemin bütünlüğünden faydalanmak istiyorsanız.
Sonuç olarak, 2026’nın mini PC manzarası, kullanıcılara her zamankinden daha fazla seçenek ve güç sunuyor. Seçiminiz, esneklik ve ham gücü mü, yoksa optimizasyon ve kullanım kolaylığını mı tercih ettiğinize bağlı olacaktır.
Honor, yeni akıllı saati Watch GS 5 ile karşımıza çıktı. Özellikle gelişmiş Honor Watch GS 5 özellikleri arasında yer alan kalp sağlığı takibi ve 23 güne varan etkileyici pil ömrü, cihazı rakiplerinden ayırıyor. Kullanıcıların sağlık verilerini proaktif bir şekilde izlemelerine olanak tanıyan bu yeni model, şık tasarımı ve uzun kullanım süresiyle dikkat çekiyor. Çin’de 19 Ocak’ta ön siparişe açılacak olan saatin tüm detaylarını ve teknoloji dünyasına getirdiği yenilikleri yakından inceleyelim.
Honor Watch GS 5 Özellikleri Neler Sunuyor?
Honor Watch GS 5, önceki nesil GS modellerinin sevilen yuvarlak kadran tasarımını korurken, çok daha ince ve hafif bir gövdeyle geliyor. Markanın yaptığı açıklamaya göre saat, sadece 9.9mm inceliğe ve kayış hariç 26 gram ağırlığa sahip. Bu ölçüler, saatin gün boyu ve hatta gece uykusu sırasında bile kolda rahatsızlık hissi yaratmadan konforlu bir şekilde kullanılabilmesini sağlıyor. Özellikle uyku takibi gibi 7/24 aktif olan özellikler için bu hafif ve ince yapı büyük bir avantaj sunmaktadır.
Bununla birlikte, cihazın en çok konuşulan yönlerinden biri şüphesiz batarya performansıdır. Honor, Watch GS 5’in Bluetooth modunda tek bir şarjla 23 güne kadar kullanım imkanı sunduğunu belirtiyor. Bu süre, Apple Watch veya Samsung Galaxy Watch gibi her gün şarj gerektiren popüler rakipleriyle kıyaslandığında devrim niteliğinde bir değerdir. Yoğun kullanımda dahi haftalarca şarj derdi olmadan saati kullanabilmek, kullanıcı deneyimini önemli ölçüde iyileştiren bir faktördür.
Sağlık Takibinde Sektör Lideri Yenilikler
Honor, Watch GS 5 modelinde sağlık takibini ana odak noktası haline getirmiş durumda. Şirket, bu saatin sektörde bir ilk olarak tanımladığı ani kalp durması tarama fonksiyonu içerdiğini vurguluyor. Bu özellik, kullanıcının kalp ritim verilerini ve ilgili sinyalleri sürekli analiz ederek potansiyel riskleri önceden tespit etmeyi amaçlıyor. Erken uyarı sistemi sayesinde kullanıcıların olası ciddi sağlık sorunlarına karşı tedbir almasına yardımcı olabilir. Bu, giyilebilir teknolojinin reaktif bir veri toplayıcıdan proaktif bir sağlık asistanına dönüşümünün en önemli örneklerinden biridir.
Ayrıca, saatte bir de kardiyovasküler risk değerlendirme özelliği bulunuyor. Bu araç, genel kalp sağlığı trendlerini izleyerek ve analiz ederek gerektiğinde erken uyarılarda bulunuyor. Elbette, Honor bu özelliklerin tıbbi bir teşhis aracı olmadığını, yalnızca farkındalığı artırma ve kullanıcıyı bilgilendirme amacı taşıdığını belirtiyor. Yine de bu tür gelişmiş algoritmalar, kullanıcıların sağlıkları hakkında daha bilinçli olmalarını sağlamaktadır.
Bu yenilikçi özelliklerin yanı sıra Watch GS 5, giyilebilir cihazlarda standart haline gelen tüm temel sağlık izleme fonksiyonlarını da destekliyor. Bunlar arasında şunlar yer almaktadır:
Sürekli kalp atış hızı takibi
Kandaki oksijen doygunluğu (SpO2) ölçümü
Stres seviyesi izleme
Detaylı uyku analizi ve evreleri
Honor’un önceki modellerde kullandığı çok kanallı sensör donanımını bu modelde daha da geliştirdiği ve bu sayede ölçüm hassasiyetini artırdığı tahmin ediliyor.
Tasarım, Ekran ve Günlük Kullanım Kolaylığı
Honor Watch GS 5, klasik saat estetiğini modern teknolojiyle birleştiriyor. Yuvarlak kasası ve özelleştirilebilir arayüzleri ile hem spor hem de klasik giyim tarzlarına uyum sağlayabiliyor. Ekran detayları resmi olarak açıklanmasa da, önceki GS modellerinde olduğu gibi canlı renkler ve yüksek çözünürlük sunan 1.43 inç boyutunda bir AMOLED panel kullanılması bekleniyor. AMOLED ekran teknolojisi, hem parlak güneş ışığı altında iyi bir okunabilirlik sunar hem de enerji verimliliği sayesinde uzun pil ömrüne katkıda bulunur.
Saat, sadece bir sağlık ve spor takip cihazı olmanın ötesinde, günlük yaşamı kolaylaştıran pratik özellikler de içeriyor. Uçuşlar, yüksek hızlı trenler ve taksiler için akıllı hatırlatmalar gibi özellikler, özellikle sürekli seyahat eden kullanıcılar için büyük kolaylık sağlıyor. Bu bildirimler, kullanıcının telefonunu sürekli kontrol etme ihtiyacını ortadan kaldırarak hayatı daha organize hale getiriyor.
Fiyatlandırma konusunda henüz net bir bilgi olmasa da, Mart 2024’te piyasaya sürülen Honor Watch GS4’ün 949 yuan (yaklaşık 130 Dolar) başlangıç fiyatına sahip olduğu göz önüne alındığında, GS 5’in de benzer bir fiyat aralığında konumlandırılması bekleniyor. Sunduğu gelişmiş sağlık özellikleri ve sınıfının lideri pil ömrüyle Honor Watch GS 5, temel fitness takibinin ötesinde kapsamlı bir sağlık asistanı arayan kullanıcılar için güçlü bir aday olarak öne çıkıyor.
WhatsApp, kullanıcıların sohbetlerini renklendiren GIF özelliğinde önemli bir değişikliğe gidiyor. Son beta sürümünde ortaya çıkan bilgilere göre, WhatsApp Klipy entegrasyonu üzerinde çalışıyor ve mevcut GIF sağlayıcılarından biri olan Tenor’u sistemden kaldırmaya hazırlanıyor. Bu stratejik hamle, milyonlarca kullanıcının GIF arama ve paylaşma deneyimini doğrudan etkileyecek ve uygulamanın altyapısında yeni bir dönemin habercisi olacak.
WhatsApp Klipy Entegrasyonu Neden Gerekli Oldu?
WhatsApp’ın bu değişikliğe gitmesinin arkasındaki temel neden, tamamen teknik bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Uzun yıllardır WhatsApp dahil olmak üzere birçok platforma GIF hizmeti sunan Tenor, resmi API hizmetini 30 Haziran 2026 tarihinde sonlandıracağını duyurdu. Bu tarih itibarıyla Tenor’un altyapısını kullanan uygulamalar artık GIF arama ve paylaşma işlevini yerine getiremeyecek. Dolayısıyla WhatsApp, hizmet kesintisi yaşamamak ve kullanıcılarına sorunsuz bir deneyim sunmaya devam etmek için proaktif bir adım atarak alternatif bir sağlayıcı arayışına girdi. Bu arayışın sonucu olarak, yeni GIF ortağı olarak Klipy platformu seçildi.
Bu durum sadece WhatsApp’a özgü bir gelişme değil. Tenor API’sini kullanan Discord gibi diğer büyük platformlar da benzer şekilde kendi GIF sağlayıcılarını değiştirmek için çalışmalara başladı. Bu, teknoloji dünyasında API’lerin ve üçüncü parti hizmetlerin ne kadar kritik bir rol oynadığını ve bir hizmetin sona ermesinin nasıl bir domino etkisi yaratabildiğini gösteren önemli bir örnek. WhatsApp’ın bu geçişi önceden planlaması, kullanıcıların olası bir hizmet kesintisinden etkilenmemesini sağlamak adına atılmış akıllıca bir adım.
Bu önemli gelişme, WhatsApp’ın iOS için yayınlanan 26.2.10.70 numaralı TestFlight beta sürümünün kodlarında keşfedildi. Ekran görüntüsünde de görüldüğü gibi, GIF arama sonuçlarının üzerinde artık “Klipy” logosu yer alıyor. Bu, entegrasyonun aktif olarak test edildiğini ve yakın bir gelecekte kullanıcılara sunulacağını gösteriyor. Klipy, geniş bir animasyonlu GIF, meme ve çıkartma kütüphanesi sunan bir içerik platformudur. Tıpkı GIPHY ve Tenor gibi, uygulamaların API aracılığıyla kendi servislerine entegre ederek kullanıcılarına zengin bir medya arşivi sunmasını sağlar.
Kullanıcılar Bu Değişiklikten Nasıl Etkilenecek?
WhatsApp’ın bu geçişi kullanıcılar için mümkün olan en sorunsuz şekilde tasarladığı anlaşılıyor. Değişikliğin kullanıcı deneyimine etkileri şu şekilde özetlenebilir:
Sorunsuz Geçiş: Kullanıcıların bu geçiş için herhangi bir işlem yapmasına gerek kalmayacak. Geçiş tamamen arka planda ve otomatik olarak gerçekleşecek.
Etkilenecek Kullanıcı Grubu: WhatsApp, bölgesel veya teknik politikalara bağlı olarak bazı kullanıcılara GIPHY, bazılarına ise Tenor üzerinden GIF hizmeti sunuyordu. Bu değişiklik, yalnızca şu anda GIF aramak için Tenor altyapısını kullanan kişileri etkileyecek. Bu kullanıcılar, Tenor yerine Klipy’nin GIF kütüphanesini kullanmaya başlayacaklar.
GIPHY Kullanıcıları Etkilenmeyecek: Eğer GIF aramalarınız GIPHY tarafından sağlanıyorsa, sizin için herhangi bir değişiklik olmayacak ve GIPHY’yi kullanmaya devam edeceksiniz.
Fark Edilir Değişiklik: Tenor kullanıcıları, geçiş tamamlandığında gönderdikleri GIF’lerin üzerinde “Klipy” etiketini görerek değişikliği fark edebilirler. GIF kütüphanesindeki içeriklerin de bir miktar farklılaşması beklenmektedir.
Bununla birlikte, WhatsApp’ın neden sadece GIPHY’ye güvenmek yerine ikinci bir sağlayıcı olarak Klipy’yi eklediği de stratejik bir karar. Şirket, tek bir sağlayıcıya bağımlı kalmak istemiyor. Olası bir hizmet kesintisi, teknik arıza veya lisans anlaşmazlığı durumunda, kullanıcıları hızla diğer sağlayıcıya yönlendirerek hizmetin devamlılığını sağlamayı amaçlıyor. Bu, uygulamanın genel kararlılığı ve güvenilirliği için oldukça önemlidir. Geçmişte WhatsApp, GIF arama arayüzünü iki sütundan üç sütuna çıkararak ekranda %50 daha fazla GIF gösterilmesini sağlamış ve arama deneyimini iyileştirmişti. Klipy entegrasyonu da bu tür kullanıcı odaklı altyapı iyileştirmelerinin bir devamı olarak görülebilir.
Sonuç olarak, WhatsApp’ın Tenor’u Klipy ile değiştirmesi, teknik bir zorunluluğun getirdiği bir yenilik olsa da, uygulamanın gelecekteki GIF deneyimini şekillendirecek önemli bir adımdır. Bu geçişin 30 Haziran 2026 tarihinden önce tamamlanması bekleniyor, böylece kullanıcılar kesintisiz bir şekilde sohbetlerinde GIF paylaşmaya devam edebilecekler.
Yapay zeka ve kamera özellikleriyle öne çıkan yeni OPPO Reno 15 Serisi Türkiye pazarına giriş yaptı. Cihazların fiyatları ve tüm detayları haberimizde.
Peki, WhatsApp’ın Klipy entegrasyonu hakkındaki sizin görüşleriniz neler? Düşüncelerinizi yorumlarda bizimle paylaşın!