İçeriğe geç
ShiftDelete.Net
Haber ara/ SDN'ye SorGiriş
Haber Akışı SDNTV İnceleme Forum Yapay Zeka Akıllı Telefon Elektrikli Otomobil Oyun ShiftDelete.Net Global Teknoloji Haberleri Mobil Otomobil Donanım Savunma Bilim Sosyal Medya İnternet Giyilebilir Teknoloji Rehber Ürünler Son dakika Yazarlar
  1. Ana sayfa
  2. Topluluk
  3. Kültür / Sanat
  4. Diğer Kültür / Sanat Konuları
Diğer Kültür / Sanat Konuları

Bir lâhza 'huzur'

|Ⓢєччαh|07.01.2012208 cevap40.990 görüntüleme
2011'den beri35 bin mesaj
#1


Üreticiler, şemsiye kumaşlarını tek kişilik biçmeye
başladıklarından beri yağmur değil, yalnızlıktır artık yağan...


--- Mesaj Güncellendi ---

Yönetici arkadaşlarımın hoşgörüsüne sığınarak uzun soluklu bir başlık daha açmak istedim. Siyasetten, kargaşadan tamamen uzak, huzur veren resimlere huzur veren sözler ilave ederek oluşturulmuş bir konu diyelim.
Cevaplar
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#2

Ayrılıklar her zaman acı verir.
Kimi zaman gitmesini bileceksin
...ARKANA BAKMADAN...
Kimi zaman da onu sevdigini söyleyeceksin
.....GEÇ KALMADAN.....
2008'den beri5.210 mesaj
#3
Gitme lütfen son lez bak yüzüme gör içimdeki yangını ,dönme arkani bana gitme ne olur.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#4

Her yıl yapılan "en iyi buğday" yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı
soruldu. Çiftçi: "Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta
yatıyor." dedi. "Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden
böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda, "Neden olmasın" dedi çiftçi.
-"Bilmediğiniz birşey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan
tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün
kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam,
komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor."

DERS:Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik,
nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#5

Büyük velilerden Şakik Belhi bir kıtlık senesinde, herkesin kara kara düşündüğü bir ortamda, zengin bir adamın kölesinin şakır şakır oynadığına şahit oldu.
Yanına yaklaştı ve sordu:
"Herkes kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya olmaktan inler dururken sen neye güvenerek böyle oynayabiliyorsun?"

Köle cevap verdi:
"Herkesten bana ne? Benim için bir tehlike söz konusu değil. Benim efendimin 7-8 tane köyü var, her ihtiyacımız o köylerden sağlanıyor."

Bu açıklama Şakik'i adeta bir şamar gibi sarstı. Çünkü kendisi de kıtlıktan dolayı endişe içindeydi. Ama köle onu uyandırdı ve kendi kendine şöyle dedi.
"Hey Şakik, kendine gel! Şu köle nihayet bir insan olan efendisine bunca güveniyor, kendini emniyet içinde hissediyor. Sen ki bütün canlıların rızkını garanti eden ALLAH'a inanıyor, tevekkül ediyorsun. Bu nice tevekküldür ki rızık endişesi içindesin?"
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#6
Kim gâvur?

Alman asıllı Muhammed Abdullah, Müslüman olmadan önce, papaz olarak vazife yapıyordu. Şimdi Hamburg'taki Türkler'e Türkçe vaaz veriyor.

Müslüman olduktan sonra, Balıkesir'li bir Türk kızı ile de evlenen Abdullah'ın yolu bir gün, Türkiye'de bir bankaya düşer. Bankadaki görevli, yanındaki diğer memur arkadaşına Muhammed Abdullah'ın sarı saçları, sakalı ve Alman tipini kastederek,

"Gâvura bak! herhalde döviz bozduracak?" diye seslenir.

Çok iyi Türkçe bildiği için memurun söylediklerine bozulan Abdullah, memura;
"Gâvur olduğum benim alnımda mı yazıyor?" diye sorarak, cebinden küçük bir Kur'an-ı Kerim çıkarır.
Memura uzatarak, okumasını ister. Memur, -şaşkın vaziyette- okumasını bilmediği için okuyamayacağını belirtir.

Bunun üzerine Muhammed Abdullah, Kur'an-ı Kerim'i hem okur, hem de manasını oracıkta verir. Görevli memura da son olarak şöyle der:

"Sen ne biçim Müslümansın? Kur'anı-ı Kerim'i yüzünden okumasını bile bilmiyorsun. Şimdi söyle bakalım, sen mi gâvursun yoksa ben mi?!"
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#7


...........

Âdem de güçlü ve güzeldi.

Yapılı AMA narindi.

Zarif fakat heybetliydi.

İnce AMA derindi.

Toprağı dünyadan, suyu cennettendi.
Bu yüzden gölgesi vardı.
Farklıydı yani.

Cennet sakinlerine göre bambaşka güzellikle güzeldi.
Demem o ki, cennetin cem’i cümlesi

ondan daha güzelinin olmayacağından neredeyse emindi.

Tâ ki Havva yaratılıncaya kadar
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#8


Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:

- Hangi kumaştan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?"
diye hayret etti,
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkân sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.

-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? Gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, Sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#9
yardım eden kuş gibi...

ibrahim edhem'in arkadaşı Şakik belhi hayatını
kazanmak için ticaret yapmaya karar verir. bunun
için de uzaklara, başka şehirlere gitmesi gereklidir.
ayrılmadan önce, herkesin sevgi ve saygı gösterdiği,
kendisine güvendiği hocası ibrahim edhem'e uğrar.
konuşup helâlleşir ve sonra vedâ ederek yola koyulur.
ancak daha uzun bir süre görülemeyeceği zannedilen
Şakik'i camide görünce, hayretle "niçin çabuk döndün?"
diye sordu. Şakik belhi: "yolculuğumda çok acaip birşey
gördüm, ondan döndüm"
dedi... ibrahim edhem,
"hayırdır inşa Allah, ne gördün anlat bakalım?" deyince de,
şöyle anlatır şakik:

"yolculuk esnasında, dinlenmek için kenar bir yere
çekilmiştim. orada kör ve topal bir kuş gördüm. kendi
kendime, bu kuş bu uzak yerde yalnız başına nasıl
yaşıyor diye düşünürken, az sonra, ağzında yiyecek
taşıyan bir başka kuş çıkageldi. bu böyle bir kaç defa
oldu. bunun üzerine ben, "bu kuşu bu ıssız yerde
rızıklandıran ALLAH, elbet beni de rızıklandırır. O'nun
buna gücü yeter"
dedim ve döndüm."


bunun üzerine ibrahim edhem şöyle dedi:
"şaşarım sana ey Şakik, niçin başkasının yardımıyla
yaşıyan kötürüm bir kuş gibi olmağa râzı oldun da,
hem kendisi için çalışan, hem de diğer düşkünlere
yardıma koşan kuş gibi olmayı düşünmedin?"


bu sözler üzerine Şakik, çok mahçup oldu. kalktı,
ibrahim edhem'in elini öptü ve "sen bizim üstadımızsın
ey ibrahim edhem"
dedi ve sonra da terkettiği yola,
ticaret yapmak üzre dönüverdi...
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#10


Tam ortasındayım hayatın.

Hem Siyah'a hem Beyaz'a yakın.

Ara sıra mahşer, bazen de dünya işte!
2008'den beri5.210 mesaj
#11
Çürümüş bir ağaç gibiyim , birkaç tane yeşil yaprağım kaldı tutunamiyorum artık topraga kurmak da istemiyorum imdat çığlık larim rüzgarın uğultusuna karışıyor bitmedi diyorum kendime bitmedi La Ilahe İllallah ı zikrederek can buluyorum.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#12
neguvon dedi: ↑
Çürümüş bir ağaç gibiyim , birkaç tane yeşil yaprağım kaldı tutunamiyorum artık topraga kurmak da istemiyorum imdat çığlık larim rüzgarın uğultusuna karışıyor bitmedi diyorum kendime bitmedi La Ilahe İllallah ı zikrederek can buluyorum.
eyvallah güzel kardeşim, çok hoştu.
"can buldum!"
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#13


Bir ALLAH dostu çölde giderken yolunu kaybeder.
Heyecanlanır... Tekrar bulmaya çalışırken de çölün
ortasında, tek başına, yaşlı bir kadın görür... Kendi
derdini unutur... meraklanır, sorar:
"-ey garip kadın! sen de mi yolunu kaybettin?"
cevap afallatıcı bir soru olur:
"-ALLAH'ı tanıyan nasıl garip olur ve O'nu seven
nasıl yolunu kaybeder?"

|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#14
SİYAH BALON!



Küçük bir zenci çocuk, şehrin lunaparkında dolaşırken
bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. her renkten
ve her biçimden balonlar, ışıl ışıl parlıyordu.

Derken, birdenbire kırmızı bir balon, baloncunun elinden
kazara kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve niyayet
aşağıdan seçilemeyecek kadar yükseldikten sonra
gözden kayboldu. bu manzarayı seyretmek için öyle
bir insan kalabalığı toplanmıştı ki, satıcı, bir tane
daha bırakmanın iyi bir reklâm olacağını düşünerek
havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı.
arkasından bir tane de beyazını çözdü.

Küçük zenci çocuk, olduğu yerden büyük bir
hayranlık içerisinde, ardı ardına uçan rengârenk
balonları bir zaman daha seyrettikten sonra:
"baloncu amca" dedi. "acaba bir de siyah renkte
balon bıraksaydınız, ötekiler kadar yükselir miydi?"


Baloncu adam, anlayışlı bir bakışla çocuğa
tebessüm ederek, siyah renkli bir balonu boşluğa
bırakırken cevap verdi:

"Yavrum, bizi yükselten dışımızdaki renk değil,
içimizdeki sevgidir!"

2012'den beri319 mesaj
#15
devamı nerede :)
zevkle okudum devamını sabırsızlıkla bekliyorum :)
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#16
breakdancewar dedi: ↑
devamı nerede :)
zevkle okudum devamını sabırsızlıkla bekliyorum :)
Allah razı olsun sevgili kardeş, siz bizi teşvik ettikçe bu konu ilanihaye sürüp gidecektir inşaallah.

****

ALLAH İLE SAVAŞMAK


Churcill, muhârebe sonrası niçin mağlûb
olduğu
sebebiyle muhâkeme edilirken itâb
edici ağır suâller karşısında iyice darlandığı bir
sırada mahkeme hey’etine şöyle haykırmıştır:

“–Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de
Türkler’le değil, Allâh ile harbettik!.. Tabiî ki yenildik...”


|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#17
Gece/GÜNDÜZ



Bilge kişi, öğrencilerine şöyle sual etti: "gündüzün
geceden ayrıldığını nasıl hissedersiniz?"

öğrencilerinden biri şöyle cevap verdi:
"bir koyun sürüsüne baktığım zaman, keçileri
koyundan ayırt edebildiğim zaman anlarım ki,
gündüz olmuştur."

Bir başka öğrencisi söz aldı: "bir kaç renkli iplik
alırım. ne zaman onların renklerinin ne olduğunu
anlamaya başlarsam, gecenin bittiğini anlarım."
cevabını alınca, bilge kişi sustu.

öğrencileri meraklanmaya başladı ve bilge
kişiye sordular: "efendim, siz görüş belirtmediniz.
peki sizce gündüz olduğunu nasıl anlarız?" bilge
kişi öğrencilerini şöyle bir süzdükten sonra ağır
ağır konuşmaya başladı: "ne zaman ki, bir kadın
görürüm, güzel mi, çirkin mi diye düşünmeden
onun benim kardeşim olduğunu düşünürsem... ne
zaman ki, erkek bir bey görürüm, onun zengin mi,
yoksul mu olduğuna, siyah mı, beyaz mı olduğuna
kafayı takmadan onun bir insan kardeşim olduğunu
düşünebilirsem, benim için aydınlık doğduğunu anlarım!"
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#18

Afrika kâşiflerinden gezgin David Livingstone'a
güney afrika'daki bir dernek şu mektubu göndermişti:
"bulunduğunuz yere ulaştıracak iyi bir yol buldunuz mu?
eğer buldunuzsa, bize bildirin de size katılmak
isteyenleri yanınıza gönderelim."
Livingstone'un bu
isteğe cevabı şu oldu: "eğer buraya iyi yol varsa gelmek
isteyenleri ben istemiyorum. benim, yol olmadığı halde
buraya gelmek isteyenlere ihtiyacım var."


Yolu olan yere herkes gider. Hüner, yolu olmayan yere
varmayı başarmaktır. tüm keşifler bu gibi azimli
insanların eseridir.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#19

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında,
üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki
çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.

Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle
vurmaya başlamış. biraz sakinleşince oğlunu hemen
hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini
kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve
çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış.

Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında bandajlı ellerini
fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım,
kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm"
demiş.
sonra babasına şu soruyu sormuş: "parmaklarım ne zaman
yeniden çıkacak?"


birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin
ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın
. çok
sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda,
önce biraz düşünün
. kamyonlar onarılabilir, ama kırılan
kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz;

genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz.
öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza
kadar rahatsız eder
. harekete geçmeden önce durun ve
düşünün. sabırlı olun. anlayış gösterin ve sevin.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#20
küfe

Eski Çin'de yaşıyan vong ailesi, bir büyükbaba, bir baba,
bir anne ve 12 yaşlarında bir çocuktan ibaretti. Baba, artık
çalışamayan ve yükten başka bir şey olmayan büyükbabadan
bıkmıştı. Bir gün oğul, babasına nehrin kıyısında rastladı.
Babanın sırtında daima pazardan eşya taşıdıkları küfe vardı.
Küfenin içinde de büyükbaba!

Oğul babaya sordu:
"Baba ne yapıyorsun?"
"Büyükbabanın bize yük olmaktan başka işi yok. onu
küfe ile beraber nehire atacağım."

oğul büyük bir endişe ile atıldı.
"Baba, küfeyi atma, eve götür. sen yaşlandığında,
şüphesiz bana da lâzım olacak!"

|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#21

Bahar bütün güzelliğiyle ortalığı sarmıştır. Hizmetçisi
Rabia Sultan'ı dışarı, manzara seyretmeye davet eder:
"Hanımefendi" der "dışarı çık da şu sanat eserlerini seyret!"

Rabia yüzünü dönmeden cevap verir: "Sen içeri gir de
sanatkârı seyret!"

Rabia'nın hizmetçiyi davet ettiği yer, gönül alemidir.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#22
Şehrin surları



Halife Ömer bin Abdülaziz hazretleri, "şehrimizi korumak için
etrafını surla çevirmek istiyorum, gerekli parayı gönderiniz"
diye
müracaat eden bir valisine şu cevabı yazmıştı:

"Şehrinizi surla değil, adaletle koruyunuz ve zulümden arındırınız!"
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#23
Horasanda hırsızlardan birkaçı kaçar. Hiratlı bir demirci,
gece evine dönerken, zaptiyelerce yakınında yakalanan
hırsızlarla beraber tutuklanarak hapsedilir.

Demirci, zindanda namaz kılıp, (Ya Rabbi, bu işte suçum olmadığını,
ancak sen bilirsin. Beni buradan, ancak sen kurtarırsın)
diye
dua eder.

Adil bir vali olan Abdullah bin Tahir, o gece bir
rüya görür. Kuvvetli dört kimsenin, tahtını, tersine çevirirken
uyanır. Hemen abdest alıp, iki rekat namaz kılar. Tekrar uyur.
Yine o dört kişi, tahtını yıkmak üzere iken uyanır. Kendisinde,
bir mazlumun ahı bulunduğunu anlar, zindan müdürünü
çağırtıp der ki:

- Zindanda bir mazlum mu var?
- Bilmem ama, biri dua edip gözyaşı döküyor.

Dua eden mahkumu çağırıp halini sorunca mesele anlaşılır.
Vali, özür dileyip der ki:
- Şu parayı al ve herhangi bir arzun, bir işin olunca da bana gel.

Demirci, minnetsiz konuşur:
- Hakkımı helal ettim, ancak ihtiyacımı görmek için gelmem.
- Niçin?
- Benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç
defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileğimi başkasına
arz etmem kulluğa yakışır mı?!
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#24
EĞER ANNEM OLSAYDI

Genç veli ölüm döşeyinde, ömrünün son dakikalarını yaşamaktadır.
Hayatını hep ahirete göre yaşayan bir ailenin ferdi olduğu için ölüm
korkusuna dayanıklıdır. ve babası da öyle bir evlada hakkıyla baba
olmuş bir başka hak dostudur.

Baba oğula sorar: "Evladım! Ahirette ne ile karşılaşmayı bekliyorsun?"
Sorudaki ima genç veliye tebessüm ettirir... yani baba sormaktadır ki:
"Acaba bahtına ne çıkacak? Rahmet mi, azap mı?"

Ölüm yolcusu genç veli son nefeslerinden birini daha aldıktan sonra
cevap verir: "Babacığım! Eğer öteki taraftaki durumuma annem karar
verseydi acaba ne yapardı?"


Baba hiç duraksamadan: "Evladım" der, "annedir o, şefkatlidir. Günahına,
sevabına bakmadan seni cennet'in firdevsine indirirdi."
Ve bu cevap genç
velinin dünya yaşamındaki son tebessümüne neden olur. Gözleri önce
yaşarır, sonra ümitle, güvenle parlar, babasına döner: "Ey babam! Benim
Rabbim bana benim annemden daha şefkatlidir."


Başı sağa düşer, dudaklar kapanır... Dünya bir atlama tahtası olur,
firdevse doğru...
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#25
FAKİR GENÇ

Amerikan iç savaşından birkaç sene önce, güzel bir bahar günü, genç bir
adam, zengin bir çiftçinin kapısını çaldı. Tek istediği, karın tokluğuna
çalışabileceği bir iş ve yatacak bir yerdi. Zengin çiftçi, adının jim olduğunu
söyleyen bu çocuğu çiftliğine aldı.

Jim gerçekten de çalışkan bir çocuktu. Bütün gün her işe koşturuyor, yemeğini
mutfakta aşçılarla birlikte yiyor ve samanlıkta yatıyordu.

Jim, bütün o yazı çiftlikte çalışarak geçirdi. Bu süre zarfında çiftçinin kızına aşık
olmuştu
. Kızın da onda gönlü vardı. Bir gün bütün cesaretini toplayarak kızın
babasına onunla evlenmek istediğini söyledi. Zengin çiftçi bu işe çok öfkelendi.
"Senin gibi parasız pulsuz ve şerefli bir addan yoksun birine kızımı vermem"
diyerek jim'i çiftlikten kovdu.



Aradan tam 35 yıl geçti. Çiftçi yeni bir samanlık yaptırmak için eskisini yıkmaya
karar verdi. Yıkım sırasında seneler önce Jim'in kaldığı odanın duvarına isminin
tamamını, yani James A. Garfield adını kazımış olduğunu görünce şaşkınlıktan
küçük dilini yutacaktı.


Çünkü James A. Garfield o sıralarda Birleşik Amerika'nın başkanı idi!

|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#26
YAN TESİR
Sarhoş adam doktora sorar: "Doktor bey" der, "İçkinin yan tesiri var mıdır?"
Doktor cevaplar: "Dünyadayken pek yan tesiri yoktur," der, "Ama ahirette
biraz cehennem azabı yapar!" :)
2008'den beri5.210 mesaj
#27
|SeYYaH| dedi: ↑
SİYAH BALON!



Küçük bir zenci çocuk, şehrin lunaparkında dolaşırken
bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. her renkten
ve her biçimden balonlar, ışıl ışıl parlıyordu.

Derken, birdenbire kırmızı bir balon, baloncunun elinden
kazara kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve niyayet
aşağıdan seçilemeyecek kadar yükseldikten sonra
gözden kayboldu. bu manzarayı seyretmek için öyle
bir insan kalabalığı toplanmıştı ki, satıcı, bir tane
daha bırakmanın iyi bir reklâm olacağını düşünerek
havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı.
arkasından bir tane de beyazını çözdü.

Küçük zenci çocuk, olduğu yerden büyük bir
hayranlık içerisinde, ardı ardına uçan rengârenk
balonları bir zaman daha seyrettikten sonra:
"baloncu amca" dedi. "acaba bir de siyah renkte
balon bıraksaydınız, ötekiler kadar yükselir miydi?"


Baloncu adam, anlayışlı bir bakışla çocuğa
tebessüm ederek, siyah renkli bir balonu boşluğa
bırakırken cevap verdi:

"Yavrum, bizi yükselten dışımızdaki renk değil,
içimizdeki sevgidir!"

Çok Güzel eline sağlık
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#28
neguvon dedi: ↑
Çok Güzel eline sağlık
eyvallah neguvon, teşekkür ederim abim. Rabbim sizden razı olsun.

HANIMINA KATLAN!

Hz. Ömer'in hilafeti zamanında bir zât, davranışlarını beğenmediği hanımını şikâyet
etmek üzere halifenin evine geldi. Kapının önünde oturdu ve Hz. Ömer'in çıkmasını
beklemeye başladı. Derken içeriden bir gürültü koptu. Hz. Ömer'in hanımı koca
halifeye bağırıp çağırıyor, fakat Hz. Ömer ağzını açıp da ona tek kelime dahi söylemiyordu.

Bu hali gören kapıdaki zavallı boynunu bükerek: "Bütün şiddetine ve sertliğine rağmen,
üstelik Mü'minlerin emiri iken Hz. Ömer'in hali böyle olursa benim derdime nasıl çare
bulabilir"
diye düşündü ve kalkıp gitmeye başladı. Bu esnada Ömer (ra) dışarı çıktı ve
o zât'ın arkasından "hayrola, derdin neydi?" diye seslendi. Adam şöyle cevap verdi:
"Ey Mü'minlerin emiri! Zevcemin kötü ahlâkını ve bana olan saygısızlığını şikâyet etmek
üzere gelmiştim. Senin hanımının da sana karşı olmadık sözler söylediğini duyunca
vazgeçip geri döndüm ve kendi kendime, 'Mü'minlerin emiri karısıyla böyle olunca,
benim derdime nasıl devâ bulacak?'
dedim."



O zaman Hz. Ömer(ra) adama şunları söyledi: "Kardeşim, zevcemin benim üzerimdeki
hakları sebebiyle ona katlanmaya çalışıyorum. Zira o benim hem aşçım, hem fırıncım,
hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Halbuki o bütün bunları yapmak
zorunda değildir. Üstelik gönlümün harama meyletmesine mâni olan da odur. Bu sebeple
onun yaptıklarına katlanıyorum."
Bu sözleri duyan zat: "Ey Mü'minlerin emiri! Benim
hanımım da aynen öyle"
dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer adamı: "Haydi kardeşim, zevcene
katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor!
"
diye teselli etti.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#29
DERVİŞ VE PARA
Padişahın biri adamlarından birine bir miktar para verip
şehir içindeki dervişlere dağıtmasını söyledi. Adamcağız
birçok dervişin yanına gidip geldi ve parayı olduğu gibi
getir getirip padişaha iade etti. Padişah, "Niçin dağıtmadın?"
diye sordu. Adam, "Padişahım, verecek derviş bulamadım"
dedi. Padişah, "Nasıl olur, şehirde yüzlerce derviş vardır"
deyince adam, "Efendim, dervişler para kabul etmiyorlar.
Para alanlar ise zaten derviş değil ki!"
diye cevap verdi.
|Ⓢєччαh| Konuyu açan
2011'den beri35 bin mesaj
#30
BİRAZ GEÇMİŞE YOLCULUK YAPALIM MI?

Meşhur Louvre sarayında helâ'nın unutulmuş olması o zamanki
Avrupa'nın temizlik hususundaki halini ortaya koymak için kâfidir.
Nitekim bir zamanlar Fransa'da şemsiyenin sokağa atılan kirli su
ve idrardan korunmak için kullanılmış olduğu da rivâyetler
arasındadır
. Şimdi bazı batılı müelliflerin Osmanlı toplumundaki
temizlik ve nezâketle alâkalı müşahedelerini nakledeceğiz:
M. de Thevenot şöyle der: "Türkler sıhhatli yaşarlar ve az hasta
olurlar. Bizim memleketimizdeki böbrek hastalıkları ve daha bir
sürü tehlikeli hastalıkların hiçbiri onlarda yoktur. isimlerini dahi
bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türklerin bu mükemmel sıhhatlerinin
başlıca sebeplerinden biri de sık sık yıkanmaları ve yiyip içmedeki
itidalleridir. Onlar gayet az yerler. Yedikleri de hristiyanlar gibi
karma karışık değildir."


J. B. Tavernier: "Türkiye'de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka
ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir. Büyüklerin
konaklarında ya gül suyu veya güzel kokulu başka bir su da ikram
edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız."
der.

Dr. A. Brayer: "Osmanlı yıkanıp temizlenmeyi hiçbir zaman ihmal
etmez. Tâkatten düşse bile çocukları, uşakları veya hanımı vasıtasıyla
yıkanıp temizlenir. Öldüğü zaman cenazesi bile şeriat ahkâmına göre
yıkanıp temizlenmeden tabutuna konulmaz. Oysa Avrupalılar
hastalandıklarında veya tâkatten düştüklerinde temizlik kaygısını
umumiyetle unutuverirler. ölünce de evinde bulunabilen en kötü
beze sarılıp dikildikten sonra tabuta konulurlar. Âilesi cesedinin
en sathî bir şekilde temizlenmesini aklından bile geçirmez" der. ve,
A. Brayer şöyle devam eder: "Umumiyetle pek kalabalakı olmayan
cemiyetleri iyi tedkik edin: halkın üstleri başları ne kadar temizdir.
Hâl ve tavırlarında ne büyük bir âsalet ve yüzlerinin çizgilerinde
ne tatlı bir sûkunet ve nezaket vardır! Konuştukları dil de ne tatlı
ve ne kadar âhenklidir!"


gelin şimdi de sözü batılılardan alıp aynı muhteşem medeniyetin
bu incelik ve zerafeti tevârüs ettikleri öğretmenleriyle olan münasebeti
vesilesiyle medineye bir göz atalım: "Peygamber efendimizin kabr-i şerifi
üstündeki ilk kubbe Memlûk sultanı Kayıtbay tarafından inşâ edilmiştir.
İkinci kubbe(yeşil kubbe) ise, II. Mahmud tarafından yaptırılmıştır. Bu
şerefli inşâ için İstanbul'dan Medine'ye giden mühendis ve mimarlar,
önce Efendimizin rûhaniyetini rahatsız etmeden bu işi nasıl yapacaklarını
mütalâa ettiler. Neticede dünya kelâmı konuşmamaya karar vererek
aralarında bir de edep dili oluşturdular. İşte ondan mânidar bir örnek:

"Sen, Tuğlayı uzat" yerine "ALLAH" de. "Çekici uzat" yerine, "LâilaheillALLAH"
de... Ben de, "Su ibriğini uzat" yerine "Bismillah" diyeyim."


Böylece Yeşil Kubbe'yi bir rûhaniyet ve feyiz içerisinde, dua ve zikir
halkasında oturuyormuşçasına inşâ etmişlerdir. İşte ecdadın alemlere
rahmet olan Efendimize olan hassasiyetlerinden zirve bir nûmune...


Cevabını yaz

Cevap yazmak için giriş yap ya da üye ol. Eski forum kullanıcı adın ve parolanla girebilirsin.