MaviAteş'in dediklerine katılıyorum. Herhalde örneklesem daha iyi olacak.
Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever
Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su
Kim bu denli tutuşan odlare kılmaz çare su
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı
Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı
Fuzuli şiirlerini Azeri Türkçe'si ile yazar.
Mehmet Akif Bülbül Şiiri
Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;
Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vadiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, ya Rab, ne mevcamevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!
-Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!
Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.
Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.
Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Seraba Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!
Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
Ayrıca:
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
Ya da Aşık Veysel:
Ben giderim sazım sen kal dünyada
Gizli sırlarımı aşikar etme
Lal olsun dillerin söyleme yada
Garip bülbül gibi ah u zar etme
Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
Yanından göğsünden açılır yara
Yar gelmezse yaraların elletme
Yahut Faruk Nafiz Çamlıbel:
O ki, sedâsına yandıkça bütün mahlûkat,
Arş-ı Alâ'da Ezel kasrına çıkmış yedi kat,
Geriyor hüsn-i ilâhîsine atlas perde...
En güzel vuslatı tattırmak için mahşerde
Bize, gündüz gece, zehrettiği hicrâna şükür.
Orhan Veli Kanık- Anlatamıyorum:
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Ahmet Muhip Dıranas - Serenad
Şeffaf damlalarla titreyen ağır
Goncanın altında bükülmüş her sak;
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin yasemin, karanfil, zambak...
Cahit Sıktı Tarancı - Desem ki
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Yani sonuçta farklı şeyleri konuşuyoruz ama aynı şeyi konuşuyormuşuz gibi tepkiler veriyoruz. Benim demek istediğim yeni nesil bu kelimelerin kaçını biliyor? Ya biz? Ab kelimesinin su olduğunu ve aynı zamanda ma olduğunu kaç kişi biliyor? Eğer mesele Arapça ve Farsça'dan geçen kelimelerse de yine de tam olmuyor. Çünkü bu sadeleştirmede öz Türkçe dediğimiz kelimeler de nasibini aldı. Ayrıca dil ve kültür bir bütündür. Kültürler arası alışveriş olduğu zaman diller arası da olur. Şimdi biz dilimizdeki yabancı sözleri bir kenara atmak doğru olmaz. Çünkü onlar zenginliktir. Temsilci yerine murahhas veya delege demenin ne zararı olabilir. Zaten Türkçe bu haliyle en güzelidir. Ya da oy yerine rey demek. Ram kelimesine herkes aşinadır burda. Beki ram kelimesi Türkçe'dir ve boyun eğme anlamına gelir dersem? Tuhaf karşılanır. Tabi bu bahsettiğimiz "ram" ın yazılışı aynı ait olduğu dili farklıdır. Ya da Şeyhi'nin Harname'sindeki har kelimesinin ne olduğunu bilmeden okumaya çalışmak. Harname başlığı olayı özetlidğini anlayabilmemiz güç olacaktır:) Ama biliyorum yine bu yazdıklarım sadece bana vakit harcatmaktan öteye gidemeyecek. Çünkü benim dediğimi sen de diyorsun. Ama sen benim dediğimi yanlış anlıyorsun. Yani 40 yıl önceki dili anlamamızın nedeni o zaman çok kullanılan kelimelerin bir kenara atılmasıdır. Ve son bir örnek ile pekiştireyim. Atatürk'ün bir sözü:
Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dil dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. 2 Eylül 1930