30.12.2007Katılım
39Mesaj
0Tepki puanı
Kardeşim kumardada kendi iradesi ile vermiyormu parayı ?
Tutturdunuz bir irade..Kumardada kendi isteğiyle parasını koyuyor ortaya.
Hayırlı olmayan şeyler yasaklanmıyor mu :D
Allahu Tealâ’nin kullarina son derece merhametli ve sefkatli oldugunu biliyoruz.
Hz. Peygamber A.S.’in ifadeleriyle, “bir annenin kucagindaki bebegine sefkatinden daha sefkatli.”
Böyleyken niçin kurallar koyuyor?
O kurallar bütünü içindeki yasaklarla insanlari neden kisitliyor?
Yasaklarin amaci ne olabilir?
“Yasak” her ne kadar olumsuz bir kavram ise de, dinimizdeki yasaklar olumlu sonuçlar elde etmek için konulmustur.
Yasak olumsuz bir kavramdir dedik, çünkü ilk bakista bütün yasaklar
hürriyet ve özgürlükleri kisitlayan, insanoglunun faaliyetlerini daraltan unsurlar gibi gözükür.
Zihnimizde uyandirdigi bu ilk çagrisimlara ragmen biliyoruz ki, yasaklar bir taraftandan da büyük felaketlerin, feci akibetlerin önlerine çekilen setler gibidir.
Bu nedenle hem egitimde, hem de her türlü mevzuat ve yasal düzenlemelerde mutlaka yasaklar vardir.
Toplum ve kültürlere göre bu yasaklarin türü ve sinirlari degisse de, neticede mutlaka vardir.
Yani yasaksiz bir dünya hayali sadece bir ütopyadir.
Islâm’in koydugu yasaklara gelince; insanoglu bu ilâhî engeller sayesinde
aslî yaradilis gayesinden uzaklasmaz, tehlikeli ve sonu olmayan çikmazlara düsmekten kurtulur.
Böylece hem dünya hayati hem de ebedi hayati bir huzur ve mutluluk iklimine dönüsür.
Dinimiz fert ve toplumu muhafaza edebilmek, huzur ve mutluluga ulastirabilmek için bes ana unsuru korumayi prensip edinmistir.
Dinimizde yasak olarak sunulan her seyin bu bes unsuru koruma amaci ile muhakkak ilgisi bulunur.
Bu bes unsur:
1- Din,
2- Can,
3- Akil,
4- Nesil,
5- Maldir.
Bu bes unsuru korumak için konulan yasaklari örnekleyelim.
Dini muhafaza için konulan yasaklar:
Hz. Muhammed A.S.’in peygamber olmasindan sonra Allah katinda geçerli tek din “Islâm”dir.
Allah’in dininin ögrettigi ve insani sorumlu tuttugu ari-duru imani yok edecek veya bozacak durumlar yasaklanmistir.
Bunlar küfür, sirk ve nifak’tir.
Küfür: Allahin varligini ve birligini, Hz. Muhammed A.S.’in Allah katindan getirdigi kesin olarak bilinen seyleri inkâr etmektir.
Kur’an-i Kerim’de ve Hz. Peygamber A.S.’in sahih sünnetinde bildirilen iman esaslarindan sadece birini bile reddetmek, inanmamak küfürdür.
Baslangiçtan bugüne Islâm alimleri bu iman esaslarinin neler oldugunu ayrintili olarak izah etmislerdir.
Bu konuyu izah eden kitaplara akaid kitaplari denir.
Sirk: Rab olarak Allah’i tanidigi halde, O’na ibadet ve taatte ortak kosma durumudur.
Bu da hiristiyanlardaki üç baba-ogul-kutsal ruh inanci veya müsriklerdeki putçuluk sekillerinde olabildigi gibi, kimi zaman insanlari ilâh gibi görerek Allah’a ortak kosma seklinde de olabilir.
Sirk konusu da akaid kitaplarinda detayli olarak anlatilir.
Nifak: Inanmadigi halde maddi çikar veya prestij kazanma gibi çesitli sebeplerle inanmis gibi görünme durumudur. Böyle insanlara münafik denir.
Münafik, imansizlarin yaninda onlardanmis gibi, müminlerin yaninda ise inaniyormus gibi davranarak her iki tarafta birden gözükmeye çalisir. Müslümanlari sevmez, onlari aldatmaya, aralarini bozmaya ve inançlarini sarsmaya çalisir.
Bu üç durum bir müslümanin dinine kastedecek en tehlikeli hallerdir ve Allah tarafindan yasaklanmistir.
Her mümin bunlardan uzak durmaya çalismali ve dinini muhafaza etmelidir.
Haram olan her şey ve her davranış kötü, çirkin ve yasak olmakla beraber kötüden daha kötüye doğru bir sıralanış da bahis mevzûudur3:
1. Dürüst (adil) müminlerin sakındığı haramlar:
Bunlar Fıkıh ve Fetvâ kitaplarında haram olduğu kaydedilen şeyler ve davranışlardır. Bunlardan sakınanlara "adl" (cem'i "udûl"), sakınmayanlara "fâsık, günahkâr, âsî" denir, Ve bunlar için kısmen dünyada, kül halinde âhirette verilecek çeşitli cezalar vardır. Ancak bu madde içine giren haramlar da kendi aralarında derecelenir. Meselâ akdin bazı şekil şartlarına riâyet edilmeden alınan mal haramdır; ancak kuvvete dayanılarak gasbedilen malın haramlığı daha şiddetli, faizin haramlığı ise daha eşeddir. Bu şiddetin ölçüsü, haram kılan naslarda kullanılan üslûba, karşılığında verileceği bildirilen cezaya bağlıdır. Hatta aynı dereceye giren haram bile bazı sebeplerle hemcinsi olan diğerlerinden ayrılabilir: Meselâ bir fakir, bir iyi insan, bir yetimden haksızlıkla alınan malın haramlığı; güçlü, zengin, ahlâksız bir kimseden alınana göre daha ağırdır.4
2. Sâlih kulların sakındığı şeyler:
Müftüler kaideye ve zahire bakarak ruhsat verdikleri, caiz ve helâldir dedikleri halde haram ihtimali ve şüphesi bulunduğu için iyi (sâlih) kulların sakındığı şeyler vardır:
a) Şüphe kuvvetli, haram ihtimali gâlip ise onu haram kabul etmek gerekir.
b) Helâl ihtimali gâlip ise onu helâl saymak gerekir; zayıf bir ihtimal ve şüphe yüzünden çekinmek insanı vesveseye götürür; vurduğu bir avı "belki bunu birisi yakalamış, sahip olmuştur da sonra onun elinden kaçmıştır" diye yemeyen kimsenin hali vesvesedir.
c) Kaçınmak, uzak durmak gerekli olmamakla beraber müstehab ve iyi olan şüpheli durumlar vardır ki Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.): "Sana şüpheli geleni bırak, şüpheli gelmeyeni al!"5 buyruğu buna işarettir. Ancak burada kaçınmak müstehab olduğuna göre işlemek ve kaçınmamak haram değil, tenzihen mekruh olur. Bu sebepledir ki Rasûlullah (s.a.v.), Adiy b. Hâtim'e "Av köpeği, yakaladığı avdan yemiş ise sen onu yeme; çünkü korkarım köpek onu kendisi için yakalamıştır." derken, Ebû Sa'lebe'ye "ondan ye" buyurmuş, muhâtabının, "ya köpek o avdan yemişse?" süaline de "yese bile" cevabını vermiştir.6
Çünkü -Gazzâlî'nin deyişi ile- Ebû-Sa'lebe fakir olduğu için bu ölçüdeki titizlik ve çekinmeye tahammül edemiyecektir; halbuki Adiyy'in durumu buna müsaittir.7
İbn Sîrin, kalbine bir şüphe geldiği için dört bin dirhemi ortağına bırakmış, âlimlerin "alabilirsin" demelerine rağmen böyle hareket etmeyi tercih etmiştir.
3. Müttakilerin kaçındığı şeyler ve davranışlar:
Bu derecedekilerin uzak durdukları şeyler içinde şüpheli olan ve hakkında haramdır fetvâsı bulunanlar vardır; ayrıca takvâ sahibi kul, ihtiyata riâyet olsun ve nefis haram konusunda gevşekliğe alışmasın diye bazı şeyleri yeyip içmeyi, bazı davranışlarda bulunmayı terketmektedir. Nitekim Hâtemu'l-Enbiyâ (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Mahzurlu olana düşmek korkusuyla mahzursuz olanı da terketmedikçe kul, müttakiler derecesine ulaşamaz."8 Hz. Ömer'in de "Harama düşmemek için helâlin onda dokuzunu bıraktığımız olurdu" dediği rivâyet edilmiştir.
4. Sıddıkların haramı:
Nihayet ortada hiçbir şüphe, harama düşme korku ve ihtimali bulunmadağı halde ya elde ediliş yolunda kerahet bulunduğu için, yahut da Allah'a ibâdet ve O'nun rızâsını elde etme mânası taşımadığı için terkedilen şey ve davranışlar vardır ki bu dereceleri terk ancak sıddıyklerin kârıdır. Bu derecede bulunan Allah kulları yalnızca haram ve mekruhlardan değil, nefislerine ait mübah zevk ve isteklerden de sıyrılmışlardır; onların her hareket ve duruşları Allah içindir; yaşamalarının tek mâna ve sebebi de O'na kulluk edebilmektir. Bunlar kendilerine, ibâdet çerçevesine girmeyen şeyleri haram kılmışlardır. Yahyâ b. Kesir bir ilaç içmiş, eşi de ona, ilacı hazmetmesi için evin içinde biraz gezinmesini tavsiye etmişti; şu cevabı verdi: "Otuz yıldır kendimi kontrol eder, hesaba çekerim; böyle bir gezinmenin (ibâdet sayılabileceğini, Allah'ın rızasını tahsile yarayacağını) bilemiyorum." Meşhur sofilerden Serî de bir gün, bir dağ başında bir miktar (insanların yiyebildiği) ot yeyip, bir kaynaktan da şu içtikten sonra şöyle demişti: "Eğer bir gün helâl ve temiz bir şey yedim içtimse o gün işte bu gündür." Sahibi görünmeyen bir ses ona şöyle cevap verdi: "Seni bu dağın tepesine kadar getiren gücü hangi rızıktan elde ettiğini biliyor musun?"9
Yalnız Allah'a kulluk etmek, şirkin açık ve gizli bütün nevilerinden kurtulmuş olmak, tasarruflarında nefsin nasibini ortadan kaldırmak has kulluktur ve bu kulluk, rütbe, devlet ve saâdetlerin en büyüğüdür. Bu saâdet ülkesine doğru yol alanların gözü sıddıkların derecesinde olmalı, ayağı ise ilk dereceden aşağıya kaymamalıdır.
3. İleride açıklanacağı üzere helalin de iyiden ve temizden, daha iyiye ve daha temize doğru bir derecelenişi vardır.
4. Aynı eser, s. 95.
5. Buharî, K. el-Büyû, 3; Tirmizî, K. el-Kıyâmeh, 60.
6. Buhârî, K. ez-Zebâih, 2,9; İbn Mâce, K. es-Sayd, 3; Müslim, K. es-sayd, 1,5; Ebû-Dâvûd. K. el-Edâhî, 22, 23.
7. İhyâ, C. II, s. 96.
8. Tirmizî, K. el-Kıyâmeh, 19.
9. Her derecenin zengin örnekleri için bak. İhyâ, C. II, s. 96-99.
30.12.2007Katılım
39Mesaj
0Tepki puanı
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı;
Söz ola ağulu aşı, yag ile bal ede bir söz.
Yunus Emre
Bir padişah rüyasında dişlerinin döküldüğünü görmüş ve vezirlerinden birine rüyasını anlatıp, tabir etmesini istemiş. Vezir "Anneniz ölecek, dayınız ölecek" diyerek
padişahın sülalesini saymış ve sonunda "Ve sonra siz de öleceksiniz. Rüya buna işaret ediyor" demiş. Padişah bu tabirden hoşlanmamış tabii ki. İkinci vezir müsaade isteyerek "Padişahım bu rüya çok mübarek bir rüyaya benziyor. Bu rüya akrabalarınız içerisinde en uzun ömürlü olanın siz olacağına işaret ediyor" demiş. Padişah bu tabirden hoşlanmış ve ikinci veziri mükâfatlandırmış.
İki vezirin söylemiş oldukları sözlerin birbirinden ne farkı var? Aslında iki vezir de aynı şeyleri söylüyor fakat aralarındaki tek fark üslûp. Birisi padişahın moralini bozarken, diğeri onu memnun ediyor.
Anlattığımız şeyin muhtevası mühim ve güzel olabilir. Fakat aslında anlattığımız şeyi mühim ve güzel yapacak olan şey muhtevadan ziyade üslûbumuzdur.
Burada üslûp derken kastettiğimiz şey, sözü ´nasıl´ söylediğimizdir. Tebliğde de insanlara yaklaşırken Müslümanların tavrı bu iki halden farklı değil.
Bazıları insanlara nasıl yaklaşacağını, neyi nasıl söyleyeceğini biliyor ve insanları rencide etmeden ikna edici bir üslûpla konuşarak neticede İslâm´ı benimseyip, yaşamalarına vesile olabiliyor.
İkinci kısım tenkit edici, baskıcı, kor-kutucu bir üslûbu benimsemiş olanlardır. Maalesef bu tarz ise insanları kaçırıcı bir rol oynuyor ve aksülamel yapıyor.
Bu kısım içerisinde İslâmî bilgisi az olanların yanında, bilgili olanlar da var fakat bilgileri genelde neyin farz, neyin haram, neyin küfür, neyin İslâmî olduğuna odaklanmış vaziyette.
Genelde bu grubun tebliğdeki tavrı baskıcı, âmirâne bir tavırla "Şu farzdır yap, şu haramdır yapma!" şeklinde formüle edilebilir. Onları bu şekilde harekete iten şey Kur´ân´ın emir ve nehiyleridir. Onlar kendilerince haklı olarak şöyle düşünüyorlar: "Madem Müslümansmız, öyleyse Kur´ân´a uymamız gerekir. Hiçbir Müslüman Kur´ân´a ve sünnete muhalefet edemez ve etmemelidir". Etraflarındaki insanlar zaten doğuştan Müslüman olduklarına göre, geriye "Bizim haram ve helalleri onlara hatırlatmamız" kalıyor, diye düşünürler. Hakikatte bu tarz yaklaşım ters teper.
Çünkü tebliğ yapanlar belki farkında değiller ama bu tarz yaklaşımda karşımızdaki kimsenin şahsiyeti, duygu ve düşünceleri hesaba katılmamaktadır. Hâlbuki muhatabın duygu ve düşünceleri hesaba katılmadığı takdirde yapılacak tebliğler muhatapların dinî yaşamalarını değil, dinden kopmalarına ve dindarlardan nefret etmelerine sebep olur.
Bir şahsın kanaatlerini doğrudan doğruya bu kanaatlerin yanlış olduğunu söyleyerek değiştirenleyiz. Böyle bir teşebbüs, çoğu zaman muhataplar tarafından bir saldırı olarak yorumlanır ve savunma mekanizmalarını harekete geçirir, insanlara bu yolla hiçbir şey öğretmek mümkün değildir.
Değişmek istemeyen bir insanı hiç kimse değiştiremez. Bir atasözünde şöyle denilmiştir "Atı zorla suya götürebilirsiniz fıkat zorla su içirenıezsiniz". İnsanları değiştirebilmenin yolu onları değişmeleri gerektiğine ikna etmek, onlarda değişmeye karşı bir istek oluşturabilmekle mümkün olur. Be-dîüzzaman Hazretleri´nin dediği gibi "Medenîlere galebe ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir."
Usul budur.Lâkin bazen sinir katsayıları 10sonsuz kıvamına gelebiliyor.O zaman muhatap sultan da olsa kellenize kıyabiliyorsunuz ^^ anlatabildim sanırım.
:@ dellendim :}